Bir Küresel Kültürün Ortaya Çıkışı

Bir Küresel Kültürün Ortaya Çıkışı“Küresel kültürün” ortaya çıkışı genellikle postmoder-nizm olgusunun başka bir göstergesi olarak sunulmaktadır. Hepimiz tişört, kot pantolon ve spor ayakkabısı giymekte, Kentucky Fried Chicken ve McDonalds’dan yemekteyiz. Zi­hinsel kalıplar dünya kültür yapısına o denli yerleşmiştir ki, artık herkes aynı tondan şarkı söylemekte, aynı fikirleri tar­tışmakta, aynı sloganları atmakta ve kendisini aynı biçimde ifade etmektedir. Ancak Anderson, ortaya çıkan kültürün tektipçi doğasından dolayı fazlaca endişe duymamamız ge­rektiğini ileri sürmektedir:

Bu, bazı insanların hiçbirşeyi dünyanın Batılılaşmasından daha fazla sevmediğini gösterir. Onlar tamamen haksız sayılmazlar. Batı’nın nufuzunun artmasına, dehşete düşürücü bir şey olduğu kadar bir parça umut veren bir şey olarak da bakılabilir. O sadece kalite­siz yiyecekler ve kalitesiz ilişkilerden ibaret değildir, aksine demok­rasi ve insan hakları kavramlannı da içinde barındırır…..(Ancak)o resmin bir parçasıdır.Bütün Batılılar çay ve Zen’i bilir, Baş­kan Mao’nun düşüncelerinden haberdardır, ve her Batılı işadamı Japon iş yönetimi hakkında bir şeyler duymuştur.

Bu iddiada ırkmerkezciliğin bir kaç katmanı bulunmak­tadır. O, dünyanın Batılılaştırılmasının iyi bir şey olabileceği­ni, Batılı olmayan kültürlerin yönetim ve insana saygı hak­kında herhangi bir fikirlerinin bulunmadığını; “çay”, “Zen” ve “Mao’nun düşüncelerinin” tarihdışı (ahistoric) olduğunu, Batı’da üretilen bu bilgilerin Batı’nın sömürgecilik ve post- emperyalist tarihiyle ilişkilendirilemeyeceğini, dahası Batılı olan ve olmayanlar arasındaki fikir akışının eşit düzeyde ol­duğunu ileri sürmektedir.

Dünyanın Batılılaşması Batılı olmayan kültürleri boğ­maktadır. Bu durum o derece aşikardır ki, burada bu konuyu ele almanın gereği kalmamaktadır. Tek bir hakim kültürün egemen hale geldiği dünyanın sadece küçülmekle kalmayıp aynı zamanda da tehlikeli bir yer haline geldiğini söylemek yeterlidir. Doğada olduğu gibi sosyal hayatta da mono-kültürlerin ortadan kaldırılmasına hüküm verilmiştir.

Postmodern yazılarda ve düşüncelerde yaygınlaştırılan, Batı ve Batılı olmayan arasındaki fikir akışının eşit düzeyde olduğu ve bunun en kötü ihtimalle kültür zenginliğine ve en iyi ihtimalle kültür ve geleneklerin “sentezine” götüreceği id­diası, zandan ibarettir. Bununla birlikte kültürel fikir ve ürün­lerin akışı, tıpkı mal ve eşya akışı gibi, Batı’dan Üçüncü Dün-ya’ya doğru tek yönde gerçekleşmektedir. Hiç kimse evren­sel sahnede, Hintli Michael Jackson, Çinli Madonna, Ma­lezyalı Arnold Schwarzennegger, Faslı Julia Roberts, Filipinli New Kids on the Block, Brezilyalı Shakspeare, Mısır­lı Barbara Cartland, Tanzanyalı Cheers, Nijeryallı Dallas ve Şilili Wheels of Fortune ya da Çin operası, Urdu şiiri, Mısır tiyatrosu vs. göremez. Dünya tiyatrosu kesinlikle Batılı tiyat­rodur; Batının iktidarının, prestijinin ve denetiminin sahne­ye konulmasıdır. Arada sırada Batılı olmayan kişiler de bu sahnede görünseler de, bu onların egzotikliğinden, ya da Ba­tılı fikir ve ülküleri benimsemelerinden ya da Batılı bir amaca hizmet etmelerindendir. Batılı olmayan kültürel eserler Batı’da göründüğü zaman, onlara karşı ya boş sembollermişcesine ya da etnik bir modaymışçasına davranılır.

Postmodernizmdeki kültürlerin sentezine yapılan çağrı1ar, dünyanın Batılılaştırılması ve Batı medeniyetinin evren­selleştirilmesi yolunda atılmış kurnazca adımlar olarak görül­melidir. Yahudi-Hristiyan dini mirası dahil, kendi farklılığını moderniteye ve güya seküler modernizmin süper prensiple­rine taşıyan Batı, günah çıkarttıktan sonra gerçek evrensel bir medeniyetin mümkün olduğuna inanmaktadır. Sentez, ancak evrensel sahnede eşit olarak temsil edilen eşit güce sa­hip eşit iki kültür arasında gerçekleşebilir. Güçlü ve egemen kültür, zayıf ve bağımlı başka bir kültürle birleşemez, güçlü olan zayıfı yutar. Zayıf olan egemen düzenin belirlediği gün­dem ve ilkeler doğrultusunda yeniden şekillenir ve kendisi ol­maktan çıkar. Buna da sentez denemez. Postmodern sentez, Öteki kültürlerin Batı medeniyeti içine çekilmesinin başka bir ifadesidir.

Hem inanç sistemlerinin yıkılması hem de evrensel kül­türün doğumu hakkında ileri sürülenler postmodern cepha­nelikteki üçüncü, belki de en önemli, geçiş silahının üzerine temellendirilmiştir: gerçekliğin toplumsal inşası. Bizim in­sanlık olarak yaptığımız, kendi zihnimizdeki dünya resmine uygun olarak gerçeklikleri inşa etmek gibi görünmektedir. “Orada” duran her şey bizim düş gücümüzün bir uydurması­dır. Ve bizler muhtemel postmodern dünyaların en iyisinde yaşayan eşit insanlar olduğumuzdan, tüm gerçeklikler diğerleriyle eşit düzeyde gerçek, tüm doğrular göreli ve tüm nes­nellik de sadece saçmalıktır. Anderson, postmodern durumu ne güzel açıklamaktadır:

Gerçekliğin inşası bir süreçtir. Her ne kadar bazı yapılar, sade­ce dinamik düşünce akımlarının geçici manifestoları olsa da, hiç bir felsefenin ve bilimin onları tanımlayamamış ve varlıklarının harita­sını çıkaramamış olması nedeniyle direngenlik gösterebilirler. Kav­ramak gerçek değil, bir gerçeği hesaplama sürecidir. Ve en sonun­da bizim yalnızca bir geçekliği değil, birbirinin üstüne binmiş, birbi­rine iliştirilmiş ve bazen birbiriyle çatışan bir çok gerçekliği inşa et­tiğimiz ortaya çıkar.

Bu, dünyanın her şeyin yapay olarak inşa edildiği bir ti­yatroya dönüştürülmesi demektir. Politika toplu tüketim için sahne yönetimidir. Televizyon belgeselleri eğlenceye dönüş­türülmüş ve eğlence olarak sunulmaktadır. Gazetecilik ger­çek ve kurgu arasındaki ayrımı bulandırır. Yaşayan bireyler melodram dizilerin karakterleri haline gelir ve yapay karak­terler “gerçekmiş” gibi varsayılır. Herşey bir anda gerçekle­şir ve herkes evrensel tiyatroda geçen olaylardan haberdar edilir. “Bu, yapmacık çağımızın doğal, aynı zamanda da ka­çınılmaz bir özelliğidir; bir çok insan toplumsal inşanın ger­çekliğini anlamaya başladığı zaman olan şeydir” diye yaz­maktadır Anderson. Başka bir deyişle bizler değişmez bir şe­kilde belli bir amaç için yönlendiriliyoruz.

Baudrillard, tüm gerçekliğin toplumsal inşası fikrini ele alıp, onu mantıki sonucuna kadar götürmeye cesaret eder. Ona göre, bütün evrensel tiyatro gerçekte “belirsizlik içinde dalgalanmakta” ve böylece gerçeklik, kurgulanmış “hiper gerçeklik” tarafından yutulmaktadır. Bütün toplumsal yaşam, gerçeklikler tarafından değil fakat yanılsamalar, modeller, saf imgeler ve canlandırmalar tarafından düzenlenmektedir. Postmodern çağ, gerçekliğin sistematik bir şekilde bir oyun olarak üretildiği bir süreci başı boş bırakmıştır. Fakat süreç burada durmaz’. Oyunların bizzat kendisi özgün gerçeklikten ayrılmış yeni yanılsamalar üretmekte ve söz konusu yanılsa­maların da bizzat kendisi saf imgeler ve diğer imgelerin yav­rucuklarını üretmektedir. Baudrillard süreci şöyle tanımlar;

Oyun, gösterge ve gerçeğin denk olduğu ilkesinden baş­lar (bu denklik bir ütopya bile olsa, o yine temel bir aksiyom olur). Aksine yanılsama bu eşitlik ilkesinin ütopyasından, de­ğer olarak göstergenin radikal olumsuzlanmasından, eskiye dönük göstergeden ve her başvurunun ölüm fermanından başlar. Oysa oyun yanılsamayı, onun hatalı oyun olduğu şek­linde yorumlayarak yutmaya çalışırken, yanılsama ise, kendi­si zaten bir taklit olan oyunun tüm yapısını kuşatmaktadır. Göstergenin sonraki evreleri şunlardır:

  1. O temel gerçekliğin bir yansımasıdır.

  2. O temel gerçekliği maskelemekte ve bozmaktadır.

  3. O temel gerçekliğin yokluğunu maskelemektedir.

  4. O, her ne kadar kendi saf taklidi olsa da, herhangi bir geçeklikle ilişkili değildir.


Birinci evrede imge iyi bir görüntüdür: oyun dinsel bir törenin çeşididir. İkicisinde şeytani bir görüntüdür: kötünün bir çeşididir. Üçüncüsünde bir görüntü gibi davranır: bir sihir çeşididir. Dördüncü evrede artık her hangi bir görüntü çeşi­di değil, bir yanılsamadır.

Saf yanılsama dünyasında “gerçekliği aramak” boşuna bir uğraştır. Hiçbir zaman farklılıkları keşfedemeyeceğimiz için “gerçek”le yapay olanı ayırma ihtiyacı hissetmeyiz. Bu­nun gibi, doğrularının zerre kadar güvenilirliği olmayan mo­dası geçmiş inançların ve kullanım dışı paradigmaların peşi­ne düşeceğimize, neliğini ve nasıl kendisinden zevk alacağımızı öğrendiğimiz postmodern durumu kabul etmemiz daha iyi olacaktır.

Bu durumda, bütün bu acı, ıstırap, adeletsizlik ve baskı hakkında, bir miktar vicdanı olan postmodern tüketici ne dü­şünecektir? Bunların hepsi bir yanılsama mıdır ya da bu zor­luk ve baskılara maruz kalan gerçek insanlar var mıdır? Ba­udrillard’ın cevabı, Körfez Savaşı’na getirdiği analizin içinde­dir. Savaşın patlak vermesinden bir kaç gün önce The Guar­dian’a yaptığı bir açıklamada, ‘savaşın asla olmayacağını ileri sürdü. Tüm tatbikatlar yapay bir inşadır: gerçek şey pasaj­lardaki bilgisayar oyunlarının dünya televizyonlarında oynatıl­masından daha gerçek olmayacaktı. Savaştan sonra Baudril­lard bir açıklama yaptı: “Körfez Savaşı Olmamıştır.” Ölüm­ler ve yıkıntılar gerçek olmasına rağmen, onun yanında ya da karşısında olmak “aptallıktı”.

 

Ziyauddin Serdar,Postmodernizm ve Öteki
Devamını Oku »

...Ve İstanbul

...Ve İstanbul

Lağvedilen ordulara bağlı birlikler perişanlık içinde, komutanlar şaşkın... O kadar ki, tıkabasa doldurulan vagonlarla bile memleketlerine taşınabilmeleri için aylar gerek... Yaya gönderilenler var...
Adana’nın boşaltılmasına şahit olmuş General F. Altay, askerin ve mümkün olan mühimmatın Konya’ya nasıl taşındığını anlatırken şöyle diyor:

“Ordu ve kolordu karargâhları binasından bayraklarımızı, tarifi mümkün olmayan bir üzüntü ve acı ile indirerek yeni yerlerimize gitmek üzere trene bindik.

“Odun ateşiyle işleyen tren, basamaklarına kadar dolu, hava soğuk... Büyük zorluklarla Konya’ya gelebildik. Ordu terhis ediliyor, seferberliğe son veriliyordu. Konya’ya gönderilen silah, cephane ve askerî eşyalar burada medreselere, camilere saklanıyordu. Yalnız kadro hâline düşen ordu mevcudu ise, depoların korunmasına bile yetmiyor, bazı Ermenilerin askerlerimize yaptığı harekedere tahammül de o kadar güç oluyordu ki... Bitmek bilmeyen zorluklar koskoca dağlar gibi dikilip duruyorlardı...”

Mütareke hükümlerine göre lağvedilen orduların kumandanları İstanbul’a çağrılıyor... Zaten bir kısmı çoktan İstanbul’dadır. Bir kısmı İstanbul’a bir an evvel gitmek istemekte, bir kısmı ise yüksek makam tekliflerine rağmen İstanbul’a çağrılmayı hayra alamet saymamaktadır. Bunların başında, erkân-ı harbiye reisi yapılacağı söylentisine rağmen İstanbul’a çağrılışını hiç de iyi bir alamet saymayan Kâzım Karabekir Paşa gelmektedir. Karabekir Paşa, muzafferane hudut hariçlerinde dolaşan ve felaketlerin teferruatından ve safahatından henüz haberdar olmayan bir kolor-du kumandanı olarak, felakete inanamaz hâldedir. Batum'dan Reşitpaşa Vapuru’na yüzlerce üzgün ve şaşkın zabitle binen paşa, feaketin asıl tesirini 28 Kasım 1918’de Boğaz’dan İstanbul'a girerken duyar. Önce bir Kızühaç gemisini Karadeniz’e açılırken görür, sonra Boğaz’ın iki tarafındaki tabyalarda dalgalanan İngiliz ve Fransız bayraklarım üzüntüyle seyreder. Gerisini kendisinden dinleyelim:

“Reşitpaşa Vapuru kaptan güvertesinde el dürbünümle bunları seyrederken duyduğum azap ve ıstırap, tahammülümün haricine çıkıyordu. Büyükdere hizasını geçiyorduk, orada feci bir manzara vardı. Bir İngiliz müfrezesi, Türk bayrağını indirecek, İngiliz bayrağını asacaktı. Mağrur ve kabalık bir İngiliz zabiti karşısında, ıstıraplar içinde kıvranan bir Türk zabiti duruyordu. Ömrümde bu kadar acı duymamıştım... Bu feci manzara ve bu acı duygu karşısmda, tek dağ başı mezar oluncaya kadar uğraşmalı, kararını verdim. Artık İstanbul Liman’ın dolduran İtilaf donanması, nazarımda ‘bostan korkuluğu’ menzilesine inmişti...”

Karabekir Paşa, İstanbul’a geldiğinin ertesi günü, eski arkadaşı İsmet’le (İnönü) ilk görüşmeyi yapar (29 Kasım 1918). Bu tarihî görüşmenin metnini Kâzım Karabekir Paşa’nın eserinden nakledeceğiz; özellikle belirtelim ki, yıllardan beri neşriyat sahasına çıkmış olan bu görüşme tekzip edilmemiştir! Evet, söz Karabekir Paşa’nın:

“İstanbul’da ilk görüştüğüm, İsmet’ti. 29 Teşrinisani’de Zey-rek’te misafir olduğum biraderimizin bahçesinde Çamlıca’lara kadar uzanan geniş manzara içinde İtilaf’ın bir yığın tekneleri ile sanki istihza eden muazzam Süleymaniye Camisi karşımızda Müslüman Türklüğün bir heykel-i vakarı gibi mağrur duruyordu. Pek eski ve pek samimi arkadaşım İsmet çok bedbindi:

“-Gördün mü Kâzım, her şey mahvoldu! Vaktiyle gördüğün gibi sürükledüer ve bitirdiler. Derdin ki: ‘Batıracaklar ve hayatımızla biz didişeceğiz...’ Fakat benim hiçbir ümidim kalmadı! Ben kararımı sana söyleyeyim mi Kâzım? Köylü olalım, askerlikten istifa edelim... Senin kaç liran var? Birleşelim, Kâzım Ağa, İsmet Ağa olalım. Çiftçilikle hayatımızı sürdürelim...

“-İsmet, ne söylüyorsun, dedim. Zannediyor musun ki, bizi yaşatacaklar! Ermeni ve Rumlar Garp’tan ve Şark’tan Türk’ü boğacaklar. Bırak ki benim bir tarla alacak param yok. Fakat olsa da ayaklar altında zelilane ölmektense, milletimizin bu kadar senelik yediğimiz ekmeğini namuskarane ölmekle ödemek daha çok yakışmaz mı?

- Kazım ne diyorsun? Sen vaziyeti henüz bilmiyorsun. Ordularımız mahvoldu. Boğazlara itilaf hakim, bütün cenup hudutları açık bir halde. Asıl felaket bizim içimizden Kazım. Tasfiye yapacaklar tasfiye. Anlıyor musun? Bugün harpte kazandığın paşalığı alacaklar, bir belki de iki rütbe kaybedeceksin. Artık bize herşey düşman. Ben çok düşündüm. Nemiz varsa birleştiririz ne mümkünse alırız. Kazım Ağa, İsmet Ağa, ben başka türlüsünü göremiyorum Kazım. Sen de bir iyi düşün.

- İsmet ben kararımı vermiş bulunuyorum. Bütün bu şeyleri vaktiyle Çanakkale’den içeri sokmamıştık. Nazarımda bostan korkuluğu gibi duruyorlar. Biz ölümü göze alınca yine hepsini dışarı atarız. Milletin mahvolduğunu görmek zilletindense, yaşadığını görerek ölmek daha Türkçe olur. Ben dün Boğaz’dan gelirken ahdımı verdim. Tek kalsam bile veya tek dağ başı kalsa bile uğraşmak. Silahımı, üniformamı kimseye vermeyeceğim. Azim ve tedbir her ümide yol açar.

- Kazım, millete karşı mümkün olanı yapalım, fakat yapılamayacaktan fayda yoktur. Vaziyeti sen de anlarsın.

- İsmet acele etme. Daha görüşürüz. Yalnız hepimizin İstanbul’da toplanması feci. Beni getirtmemeliydiniz. Yapılacak ilk iş ordularımızın başına gitmektir. Ne yap yap beni bir kolorduya tayin ettir. Anadolu’da olsun. Mümkünse kendi kolorduma. Hepimiz buralardan uzaklaşalım. Yoksa günün birinde toptan bir ihanete kurban gidersek her ümit mahvolur..

‘’İşte,Harbiye Nezareti Müsteşarlığı vazifesini son günlerde görmekte bulunan iSmet Paşa’yla ilk temasımız..İzzet Paşa büyük bir hata yaparak İsmet’i de,beni de kolordumuzdan alarak İstanbul’a getirmiş,birimizi müsteşar,diğerlerini de erkanı harbiye reisi yapmakla muvaffak olacağını zannetmiş.Halbuki daha ben İstanbul’a gelmeden kendisi çekilmiş…

Bu görüşmelerden de açıkça anlaşılcağı gibi,İsmet Paşa milli bir mücadeleye inanması şöyle dursun,herşeyden ümidini kesmiş,bir köye çekilerek çiftçilikle geçinmeyi bile düşünmeye başlamıştır... Bütün tasavvuru bu kadar mıdır? Hayır, keşke bu kadar olsa idi... Muhakkak ki kendisi hakkında daha şerefli olurdu...

Kâzım Karabekir Paşa’nm hatıratından anlaşıldığına göre, Mustafa Kemal, İstanbul’a geldikten ve hükümetin elemli havasını gördükten sonra da, “mütecanis ve iyi bir kabine teşkil olunursa, mümkün olan iyi bir vaziyetin teşkil edilebileceği kanaatinde” ısrar etmekteydi. Karabekir Paşa, iyi bir kabine kurmakla hiçbir netice alınamayacağına, bunun hiçbir işe yaramayacak bir tedbir olduğuna inanmaktadır.

Bu yüzden de, kararını çoktan vermiştir; fikrini soranlara “Anadolu’ya ordu başına! Başka çare yoktur” der. Kendisinin de bütün gayreti, bir kolordu kumandanlığına tayinini temin ve hu- susen Anadolu’ya mümkün olursa Şark’a gidip bir mukavemet cephesi kurmaktır. Bu arzusunun aksi istikametinde olan gelişmeleri ise şöyle anlatır:

“Orduların başında güvenilir kumandanlar kalmamış, kimi gelmiş, kimi getirilmiş, hepsi İstanbul’a toplanmıştı: Mustafa Kemal, Vehip, Fevzi, Cevad, Cemal, Ali Fuat, Ali İhsan Paşalar, İsmet ve ben... Birçok rütbeli zabit de izinli izinsiz İstanbul’a akın ediyorlardı. Vaziyetin kestirme manası, inhilaldi. Sık sık kabinelerin değişmesi, İtilafın her gün artan tecavüzü, felaket gününü yaklaştırıyordu...”

Yaklaşan felaketin manasını ve nasıl önlenebileceğini anlamayan İsmet Bey, çiftlik kurarak ağalık yapma fikrinden vazgeçmiş ve kabine kurmak ve hükümeti ele geçirmek sevdasına düşmüştür. İsmet Bey’in bu isabetsiz teşebbüsünü de Karabekir Paşa şöyle anlatıyor:

“İsmet benim haberim olmadan M. Kemal Paşa’yla bir toplantıda bulunurken, Ahmet Rıza veya İzzet Paşa başkanlığında bir kabine yapmak teşebbüsünde bulunmuştu. Bunu ben haber aldığım zaman, bana haber vermeden ve fikrimi sormadan böyle menfi işlerde bulunmasının faydasız olacağını ve şahsını yıpratacağını bir daha tekrarla, İstanbul’da yapılacak hiçbir teşebbüse girişmemesini ve Anadolu'da milli teşekkülün başına geçmesini ve ben tek başıma da kalsam uğraşacağımı, fakat halkın bizimle geleceğini, vaziyetin içinden başka türlü çıkmanın imkânı bulunmadığını izah ettim."

Ne yazık ki, İsmet Beyin bu fikri anlaması o günlerden çok sonra bile mümkün olmayacak, o daha birçok zaman kabine peşinde koşacaktır. Nitekim Karabekir'in sözlerini hiç duymamış gibi, ona kurulacak hükümette iaşe nazırlığı teklif eder, taşe nazırlığı, milleti yedirip içirecek bakanlık... Paşa ile İsmet Bey aramızda bu konuda geçen bu konuşma çok manidardır:

“Esasen hiçbir kuvvete dayanmayan bir kabineye girmeyi şahsen düşüş olacağını, iaşe nazırlığının ise, açlıktan ölenlere mersiye okuyuculuktan başka bir şey ifade edemeyeceğini söyledim.
“İsmet diyor ki:
“-Açlık diyorsun; acaba açlıktan koca İstanbul’da kim ölmüş?
“Dedim ’
“-Hangi evin kapısını çalıp da hâlini sorduk? Benim evim bite yan aç!
“İsmet müteessir oldu, söyleyip söylemediğine pişman oldu...
Mustafa Kemal Paşa da, Falih Rıfkı’ya anlattığı hatıralarımda, Ahmet Rıza Bey’le yeni kabine konusunda mahrem bir görüşme yaptığını söyler. Bu görüşmede, yeni kabine kurmanın lüzumu ve kimlerin bakan olacakları mevzusu konuşulmuş olmasına rağmen, Ahmet Rıza Bey sadrazam olamamış, düşündüklerini tatbik edememiştir. Esasen, M. Kemal, Ahmet Rıza Beyin kendisinden sakladığı bazı düşünceleri olduğu kanaatindedir...**

Son Bozgun,Vehbi Vakkasoğlu,syf;69-73 [5]
Devamını Oku »

75.Yıl Cumhuriyetinden Fragmanlar

75.Yıl Cumhuriyetinden FragmanlarFRAGMAN 2:TARİH

Ve tarih tanıklık ediyor: îsmet Paşa İnönü Savaşları sırasında Bursa'dan geriye doğru göçen ve içinde subayların da bulunduğu bir kafileyi durdurur. Ve subayları bir kenara toplayarak şöyle der; "içinde bulunduğumuz vazi­yeti bilesiniz. Padişah düşmanımızdır. Yedi düvel düşmanımızdır. Bana ba­kın, kimse işitmesin, millet düşmanımızdır."

Bu bakış açısı dünden bugüne; merkez'in 'çevre'ye 'kuşkulu-güvensiz' ba­kışını ve dolayısıyla 'çevre'nin 'merkez'e karşı oluşturduğu 'güvensiz-kuşkululuğu' taşımaktadır. Bugün(1998) de sürdürülen bu karşılıklı 'sağlıksız' bakış açılan sağlam bir diyalogun önünü de kapatmaktadır.

FRAGMAN-3: TİCARET

Birikim Dergisinin 115. sayısında (Kasım 1998) 'Bir Yetkili'nin "Başından 75 yaşına cumhuriyetimiz" adlı makalesinde anlattığı manidar 'öykü' de bir fragman olmayı hakediyor: Cumhuriyetimizin ilk yılları, Yunus Nadi Bey matbaa sahibi olur. Sorarlar Yunus Nadi Bey'e o matbaayı nasıl aldın diye. "Vermiştir cevabını devrin Maliye Vekili: Matbaa kaçan bir Ermeni'nindir, malına el konmuştur, nasıl işletileceğine dair kanun yoktur. Yunus Nadi Bey, çıkarmıştır gazetesini o matbaada, Cumhuriyet koymuştur adını ina­dına."

Başka söze ne hacet!

FRAGMAN-4: MODA

75.yıl dolayısıyla hazırlatılan bir afiş; "Cumhuriyetimiz bize yakışır" sloga­nıyla birlikte mükemmel (!) bir grafik tasarımın Cumhuriyet simgesi bizi se­lamlıyor; Bir papyon ve smokin.

Şanını balolarıyla taçlandırmış olan Cumhuriyetimizin Batı'nm en seçkin giysisiyle tanımlanması kaçınılmaz değil mi? Giyim-kuşam meselesini hâlâ halledememiş bir Cumhuriyet!

Aynı şekilde 29 Ekim (1998) kutlamalan sırasında Başkentin göbeğinde, Kızılay’da, binlerce insanın toplandığı meydanlarda devlet kendi aktörleri aracılığıyla topluma vermek istediği biçimi göstermek ister gibi "vals” göste­risi sunmasını nasıl açıklayabilir —acaba Cumhuriyet ideolojisinin Batı’nm ’’şeklî” tarafını olmadığını iddia edenler? DEVLET öncülüğünü sürdürmeye devam etmektedir her alanda (!)

DEVLET'in öncülüğü ve güçlülüğü esası üzerine hareket eden Türk devleti­nin Refah-Yol hükümeti dönemindeki Adalet Bakanı şöyle demişti: Kimse kendini devletten güçlü görmesin!". Niye demişti? O dönemde hapishane­lerde başlatılan açlık grevlerinden dolayı ölen gençler üzerine "bir şeyler" söylemesi gerektiğini düşünen dönemin -hem de- Adalet Bakanı Şevket Kazan bu veciz ifadeyi sarfetmişti. Peki Anasol-D döneminin Başbakanı farklı mı; kendisine "ihaleye fesat karıştırmak" suçlaması yöneltilince, "DEVLET"in yararına olursa fesat da karıştırırım" diyebilecek kadar DEVLET'inin yanında!

Ezcümle: "Biz bize benzeriz."

FRAGMAN-6: DENETİM :

75.yıl dolayısıyla bir başka afiş; George Orwell'in Bindokuzyüzseksendört adlı romanındaki 'Big Brother' imgesine benzer çağrışımlar yapan, CHP*nin bas­tırdığı Atatürk'ün oldukça keskin bakışlı portresi. Ve "Sizi izliyorum" iba­resi. Denetlenmeye muhtaç bir toplumun üretebileceği en iyi slogan. "Seni izliyoruz" diyenler aynı zamanda "ölmüş" bir insanın da kendilerini izleme­sini/denetlemesini istemektedir. Etyen Mahçupyan'ın yazısının başlığı bu konuyu çok iyi özetliyordu; "İzlenenler izleyenin izinde" (Radikal, 8 Kasım 1998). Bunu açıklayabilmeyi çok isterdim; eğer toplumsal düzeyde bir para­noya değilse, nedir? Otoriteryenlik arayışı ilk değil ki Türk toplumunda, belki de tarihsel süreç böyle işliyor. Baksanıza; Tek-Parti dönemine, 1960 devrimine, 12 Mart Muhtırasına, 12 Eylül Harekâtına ve en son 28 Şubat sü­recine. Bütün bu olup bitenlere sessiz kalmayı tercih eden, etrafı düşman­larla örülü (!) Türkiye toplumu, 'sesini çıkararak', dış düşmanların ekmeğine yağ sürmemektedir. İç düşmanlar ise zaten "bir kaşık suda boğulabilirlerdi"; ya öldüren kahramanlan alkışlamaktadır, ya da linç etme metodunu uygu­lamak için olağanüstü bir çaba göstermektedir. Tam bir ikiyüzlülük! Belki de Abdulkadir Es-Sufi'nin öğrettiği gibi; "hakk"ın değil, "güç"ün ve "Güçlü"nün yanında olmanın ne anlama geldiğini bil(e)memektedir Türk toplumu.

FRAGMAN-7: EDEBİYAT

75.yıl dolayısıyla hazırlatılan Cumhuriyeti tanıtan 'tanıtım filmleri'nden (yoksa 'reklam'mı demek lazım?) bazı cümleler;

-Cumhuriyet insanların bağnazlıktan kurtulmasıdır.

-Hür düşüncenin teminatı Cumhuriyettir.

-Cumhuriyet bütün korkulardan azad olmaktır.

-Cumhuriyet demokrasidir, ekonomidir (ne demek?), medeniyettir, kültürdür, gençliktir.

-Cumhuriyet olmasaydı teknoloji diye bir şey olur muydu?

-insan haklarıdır, özgürlüktür, demokrasidir, başımızın tacıdır.

Cumhuriyetin erdemlerini kabul etmiş bir topluma, bu çerçevede yargılar üretip 'yeniden-yeniden' enjekte etmeye çalışmayı; Cumhuriyet'i birey-lerin ve toplumun ürünü değil; bireylerin ve toplumun Cumhuriyet'in ürünü olduğuna ikna etmeye (!) yönelik bir çaba olarak değerlendirmek mümkün.

 

Tezkire Dergisi,1998 yılı

 

 
Devamını Oku »

Cumhurdan Kaçırılmaya Çalışılan Cumhuriyet

Cumhurdan Kaçırılmaya Çalışılan CumhuriyetAnlaşıldığı kadarıyla seçkinlerin devlet üzerindeki etkinliklerinin artmasıyla cumhuriyet, halkın geniş kapsamlı bir temsil ve katılımından gittikçe uzaklaşmakta, bu çevrelerce cumhuriyet, güven duyulmayan halka karşı sistemin koruyucu bir zırhı olarak algılanır hale gelmektedir. Son iki yıldır(1996-1998) halk çoğunluğunun dışlanması ve bunlara karşı cumhuriyetin koru­nup kollandığı iddiası bu sürecin tipik bir örneğidir.

Yine Türkiye'de cumhuriyet bu algılanış özelliğine uygun olarak bir hükümet etme tarzı değil, bir devlet biçimi olarak kabul edilmektedir. Bu ise yukarıda da bahsedildiği gibi cumhuriyetin en dar anlamıdır. Yani Türkiye'de cumhuriyet hükümet etmede halkın kapsamlı bir temsilini ifade etmekten çok, kendisinden önce yaşayan ve sultan /halife ile temsil edilen bir siyasal yapıya karşılık (cumhurbaşkanı, parlamento, hükümet, vb. gibi) başkanlık mekanizmasını halkın belirlediği bir sisteme vurgu yapmaktadır. Şüphesiz bu durum önemsiz değildir; ancak çağdaşlaşmanın tüm alanlarında olduğu gibi siyasal hayatta da etkinlik, şekilde kalmaktadır.

Gerçi Türkiye'de cumhuriyet, bir devlet şekli olarak kabulü yanında bunun "demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti" olduğu anayasada yer almaktadır. Ancak bir içerik gibi gözüken bu ilkeler halk eksenli olmaktan çok, seçkinci bir özle doldurulagelmiştir. Onun içindir ki bu sosyal devlet, halkın en doğal talebi olan başörtüsü sorununu seçkinlerin siyasal tavrından çıkarıp hukukun çerçevesi içinde çözememekte, halkın seçtiklerinin çıkardığı yasa (1547/17) bir kesim seçkin tarafından gözardı edilince yürütme maka­mındaki hükümetin eli ermemektedir. Buradan çıkarılabilecek sonuç, bir siyasal sistemin sloganlarla değil, kazandığı içerikle ele alınması gerektiği­dir. Ne var ki söz konusu içeriksizliği 75. yıl kutlamalarında da yeterince gözlemlemekteyiz.

 

75.Yıl Kutlamalarının Ortaya Koyduğu Gerçek

75.yıl kutlamaları da tasvir etmeye çalıştığımız tablonun tüm olumsuzluklarını taşımaktadır. Başta da belirttiğimiz gibi yetkililer Cumhuriyet'in içeriğiyle ilgili olmayan, anlamlı da bulunmayan beyan ve sloganlarla işi götürmeye çalışmaktadırlar. Mesela genel olarak ileri sürülen "bazı eksiklikle­rin bulunduğu" teması, masum ama bu içeriksiz beyanlardan birisidir. Çünkü bu eksikliklerin hangi türden olduğu belirtilmemektedir. Gerçekten bunlar ekonomik/sınai bazı girişimlerse fazlaca önemi yok, zamanla tamam­lanacağı söylenebilir; ama bu eksikler, sosyal/politik alanlarla ilgili ise ve hele toplumsal kazanımların geriye gitmesi, halkın elinden alınması anla­mına geliyorsa bu, basit beyanlarla geçiştirilecek bir "eksik" değildir. Yine cumhurun başı olan kişi çoğu özel girişime ait her gün (sağlık ocağı, dersane, otel, vb. gibi) bir düzine kadar kurum ve kuruluşun açılışında "işte cumhuriyet!" demekte, ama burada asıl cumhuriyetlik işin ne olduğu anlaşı­lamamaktadır, yani bunların ne denliğine cumhuriyete vurgu yaptığı bi­linmemektedir. Söylemeye gerek yoktur ki bunlar cumhuriyetle yönetilme­yen bir ülkede de pekala gerçekleşebilirler, vakıa Ortadoğunun monarşi ile yönetilen pek çok ülkesi süper otellerle donatılmıştır.

Söz konusu içeriksizliğin en belirgin örneklerinden birisi de cumhuriyet­in teknolojiyle özdeşleştirilmiş olmasıdır. Bu konuda seçilen argümanlardan birisinde "cumhuriyet olmasaydı hâlâ kağnı gıcırtıları dinleyecektik" deni­yor. Halbuki bir siyasal rejimin asıl alanı teknolojik gelişmeler değildir. Çünkü sınai / teknolojik gelişmeler bir kültürleşme süreci içinde ve cumhuri­yet dışı en total siyasal sistemlerle de gerçekleşebilecek bir şeydir ki bunun yeryüzünde pek çok örneği vardır. Cumhuriyet gibi bir siyasal sistemi vur­gulayan asıl alan, sosyal/politik konularda gelinen noktalardır. Üstelik bi­rincisi büyük çapta halkın omuzlamasıyla olabilecek bir şeydir, halbuki İkincisi ülkedeki siyaset seçkinlerinin kapasitesine, yetenek ve basiretlerine bağlıdır.

Denebilir ki Türkiye'de halk kendi üzerine düşeni büyük çapta yerine getirmektedir. Son zamanlarda ekonomik kalkınmanın, sanayileşmenin di­namiklerini de yakalamış görünüyor. Bir monarşiden çıkmış olmasına rağ­men siyasal katılıma önem vermekte, eğitim ve öğretime büyük bir özlem duymakta, vs. Ama ülkeyi gönlünce yönetmek isteyen seçkinler eğitimde, siyasette, ekonomide Anadolu’nun önünü kesmeye, oluşturmaya çalıştıkları bir kast sistemiyle ve sıradan bahanelerle halkı kurumlardan tecrit etmeye çalışmaktadırlar. Böylece de toplumun geniş bir kesiminin dışlandığı, devlet bağlantılı çetelerin (yer yer legal görevlilerle işbirliği yaparak) cirit attığı, insan haklarının ihlal edildiği; dinin, toplumsal değerlerin, halkın gönül verdiği kurumların töhmet altında tutulduğu, hükümet ve parlamentonun etkisiz hale getirilip, hukukun siyasallaştırıldığı, ekonomik gelir dağılımının her geçen gün bozulduğu, demografik yapının parçalandığı bir olumsuz dönem yaşamaktayız.Siyasal etkinlik ve başarı bu tablonun olmamasını gerektiriyordu.Yani yetkililerin göğsünü gererek konuşabileceği alanlar bunlardı.

Ne yazık ki Cumhuriyetin 75. yılı böylesi bir siyasal tablo içinde.

Dahası 75. yıl kutlamaları kendimize has getirdiğimiz toplumsal başarılarla paralelleştirilmediği gibi halka karşı gizli bir alternatif tavır da buna eşlik etmektedir- Cumhuriyet, ya Beethoven'in 9. Senfonisi gibi, üretimi bize ait olmayan bir müzik parçası île, ya da zımnen cumhuriyeti 10 yaşında 25 milyon nüfuslu demografik özelliğe sahip bir siyasal yapı olarak algılama­mızı telkin eden 10. Yıl Marşı ile temsil edilmeye çalışılmakta, her haliyle 75 yılı kapsamayan bir imajın altı çizilmektedir. Şüphesiz lO.Yıl Marşı bir geçiş dönemini ifade etmede anlamlı sayılabilir, adı geçen Senfoninin de bir sorunu  yok ama ikisi de Cumhuriyetin 75. yılını anlatmaktan uzaktırlar. Her alana hakim olan şekilcilik siyasetin doruk noktasında kendini göstermekte­dir.

 

Tezkire Dergisi,1998 Yıl
Devamını Oku »

Fen/Teknoloji Kitlelerin Afyonudur...

Fen/Teknoloji Kitlelerin Afyonudur...Fen/teknoloji kitlelerin afyonudur. Günümüzde geliştirilen araçları gereçleri, beyinleri uyuşturmağa matufdur, içmeğe, esrâr çekmeğe hacet yok. Cep telefonları, bilgisayar oyunları, televizyon programlan alışılagelmiş uyuştu­rucuları aratmaz hâle gelmişlerdir. Süreklice dikkatler dağı­tılıyor. Uzun yıllar önce, çok gençtim, otobüsle İzmirden Ankaraya yolculuk ederken, bizimki karşıdan gelen kamyo­...nun sürücüsüyle bir çift laf etmek üzre olsa gerek, birara ba­şını arabadan uzatmıştı ki, hareketi kellesine mâlolmuştu. O günlerde toprak yollar daracıktı. Olacak iş değil ya, ama olu­verdi işte; kamyon adamın kafasını alıp götürmüştü. Hâlâ gözümün önünde: Kellesi gitmiş bir gövde! Bunu niye anlat­tım?

Bugün, insanları hep, o otobüsün sürücüsü gibi, kelle­sinin yerinde yeller esen gövdeler olarak görüyorum. Kendi­lerini toparlayamıyorlar. Herhangi bir şey üstünde kendileri­ni teksif edemiyorlar. En son ve etkili uyuşturucu, cep tele­fonudur. Konuşuyorsun, sohbete dalıyorsun, zırt telefon ça­lıyor. Sohbetin konusu, yönü vardır. Edebe, nezâkete de sığ-maz oldu. Türkcede bir deyiş vardır: ‘İki kişi konuşurken, üçüncusüne bilmem ne düşer’ diye. Zilin çalmasıyla birlikte sohbet kesilir, biter. İnsanlar, ne iş gördüklerinin, ne konuş­tuklarının, ne görüp işittiklerinin, ne yiyip içtiklerinin, ne sevdiklerinin, seviştiklerinin bilincindedirler. Uyuyorlarmı, uyanıklarını, belli değil.

İnsan yalnız kalmalı zaman zaman. Kendiyle hasbıhâl etmeli, sözü sohbeti olmalı. Bunu Allahla yürütülen bir mu­havere olarak görüyorum. O sesini kesmeğe yönelik işler, ev­velemirde kendikendinle kalıp konuşmanı durduruyor, akâmete uğratıyorlar. İç kudretinden, içindekinden —“benden içen bir ben var"— insan korkar hâle geldi. Dehşete kapılmış durumda. “Aman yalnız kalmayayım” diyor. Yalnız kalmak nedir? Kendikendiyle başbaşa kalması. Süreklice eğlendirici bir şeyler arıyor. Duymasını, düşünmesini engelleyecek bir şey. Büyük suç işlemiş gibi. Suç işleyenler, kendi başlarına  kalmaktan korkarlar. Çünkü, işledikleri cinayet. ettikleri kötülük zihinlerinde canlanacaktır.

İşte böyle bir hâl var. Dur­madan oyalanmak istiyorlar. Aristoteles'e göre, özdeşlik ilkesi düzgün düşünmenin şartıdır. Kendimle bütünleşmem, kendimde olmam özdeşliktir. Demek ki hem kendim hem de bir başkası olamam. Tersi, kişilik bölünmesi, ruhhekimlığj deyişiyle şizofreni. Günümüzde insan, aynı zamanda bir baş­kası durumunda. Ben şu ânda Salzburgdaysam, aynı ânda İstanbulda olamam. Aristoteles, âhiretten dünyaya dönse, ilkesinin nasıl çatır çatır çiğnendiğini görürdü. Burada oturuyor­sun, telefonu açıp Honkongla konuşuyorsun. Orada kendini farzediyorsun. Bu hayâlgücü falan da değil. Hayâlgücii yahut hayal etmek demek, bulunduğun yerin bilincinde olmak an­lamına gelir. Bulunduğunuz mekândan başka bir yeri zihninızde canlandırmak. Hâlbuki belli bir mekânda bulunmuyor­sanız, kısacası yeriniz yurdunuz, konumunuz yok.

Bütün koordinatlar çatlamış dağılmış durumda. Mevlâna, harikulade bir örnek veriyor. Pergel misâli. Pergelin ayağı belli bir nok­tayı basar öbürüyle de dairesini çizerek dolaşır. Şimdilerde artık ayağımızla bastığımız belli bir yer kalmadı. Buradan başka bir konuya geçebiliriz. Küreselleşme böyledir. Bastığını bir noktadan yoksun kalmak anlamında. O nokta, sâhip olduğunuz öz değerlerdir. Onlardan hareketle sizin olmayan-ları değerlendiriyorsunuz. Öz değer kalmayınca iş görmezsi­niz. Sözgelişi Türkiyede düzgün bir ecnebi dil eğitimi verile­mez. Neden? Kimse anadilini bilmiyor da ondan. Onu bilme-dikten sonra başka bir dili nasıl öğreneceksiniz?

Teoman Durali-Sorun Çağının Anatomisi
Devamını Oku »

Bekarlık Sultanlık Mıdır ?

Bekarlık Sultanlık Mıdır ?Hayat,insana sınavdır.Aşılanan,kadın-erkek birlikteliğinde yürüyen hayatta yeşerip serpilebilir.

Bekârlık sultanlıktır, dene-gelmiştir.

Neyin sultanlığı?


Sorumsuzluğun.

Varlık sebebinken evlilik iyidi de, bencil ve sefih rahatın ile keyfin söz konusu oluncamı, kötü oluyor?
Dağa çekilmiş münzevî yaşayışın pek bir kıymeti-harbiyesi yoktur. Mesele, uzleti her bakımdan toplum ortamında yaşamaktır.

Teoman Durali,Omurgasızlaştırılmış Türklük

Devamını Oku »

Zenbereği Devlet-i Ebed Müddet Olan Devlet:Osmanlı

Zenbereği Devlet-i Ebed Müddet Olan Devlet:Osmanlı

(1) İç —Doğu Sibirya, Yenisey, tarım havzası— Üç Orta Asya — Türk-islam, Mâverâünnehir, Hazar Denizinin doğusu ile Aral gölü kıyıları— çıkışlı, başta Oğuzlar olmak üzre, Türk boy­ları, Karadenizin kuzey ile batı kıyılarından dolanarak, Balkan­ların doğusunu ve İranı katederek Kümeli ile Anadoluya varıp yerleşmişlerdir. Türkün, Rumeli ile Anadoluda bin yıllık yerleş­me ve yaşama serüveninin devlet şeklindeki teşkilâtlanmış şek­line Osmanlı denilmiştir.

Türk Oğuz kavmine mensûp Kayı boyunun Onüçüncü yüz­yıl sonlarında (1299) Kuzey batı Anadoluda kurmuş olduğu Os­manlı devletinin çerçevesinde bir milli varlık kimliği oluşmuş­tur. Genelde soyca ve/ya kültürce türdeş toplumlar, teşkilâtlan­manın en üst basamağını temsil eden devleti kurarken, Osmanlı tarihinin başlangıcında bunun tersi cereyân etmiştir. İlkin devlet kurulmuş, akabinde millet oluş/turul/muştur. Baştan beri bu, İs­lâm ahlâkını esâs edinmiş bir imparatorluk devletidir. Kurucusu Osman Gâzî (1258-1326) ile oğlu ve vârisi Orhan Gâzî

(1281-1360) dönemlerinde soydaş olmayan ve din ile dil birliği bulunmayan çok çeşitli bireyler ile insan öbekleri, şaşırtıcı hız­da, kısa sürede millet teşkil etmişlerdir. Yüzyıllar zarfında Os­manlı Devletinin milleti, soyca olmasa dahî dil, din, örf, âdet, hukuk, siyâset ile iktisât itibâriyle nisbeten mütecânisleşmiştir Ondokuzuncunun sonu ile Yirminci yüzyılın başlarında doruğa eriştiğini gördüğümüz Osmanlı millet tecânüsünün dayandığı beş sütün sayabiliriz: Çok eski Türk geleneğinin devamı, devlet- millet kaynaşmışlığının —buna ETde ‘ordu’ denmiştir— ifadesi, Tanrının-yeryüzündeki-gölgesi ve geçmişten alıp getirdiği me rûuluk ruhsatıyla geleceğin teminâtı hânedân mensûbu önder —devlet kurucusu hânedân önderleri muzaffer kumandan olmak zorundaydılar—; Matûridî-Hanefı yorumuna dayalı devletin de­netimi ile gözetiminde Müslümanlık; Hz Peygâmber ile ehlibeyt aşkı; ve nihâyet yaklaşık Dokuzuncu yüzyıldan bu yana yazılı bir muhâfazakâr yazı Türkcesi. Mezkûr devlet, ruhsatı Tanrıdan almış bir ruhbân zümrenin idâresini yaşamamıştır.

Bundan dola­yı din devleti (Fr théocratie) ortaya çıkmamıştır. Devlet, dinin değil; tersine din, devletin denetiminde kalmıştır. Genelde Türk devletlerinde, özellikle de Osmanlıda ruhbân-ruhbân-olmayan ayırımı yaşanmadığı gibi, askerî-mülkî zümreler ayrışması da gün ışığına çıkmamıştır. Bu olağanüstü hayatî önem taşır husus­lar göz Önüne alınmaksızın Türklüğün, bâhusus Osmanlının tari­hî çözümlemesi bizleri sağlıklı sonuçlara götürmez.

Osmanlı, esâs itibâriyle, Oğuz-Türkmen, Çağatay/özbek,Kırgız, Kazak, Uygur, Tatar gibi, Türk unsurlarının teşkil ettiği kategorinin bir kısmı, parçası, üyesi olmuştur. Man­tık lisânıyla konuşursak, ‘Türk/lük’ kaplam, ‘Osmanlı/lık’ da onun ıçlemındedir. Tıpkı hasım yeğenler Arab ile İsraillinin Sâ-mi; eski düşmanlar Alman ile ingilizin Germen; Rus, Leh, Ukranya, Bulgar, Sırp, Çek v.s. milletlerinin İslav çatısı altında der­lenmesi gibi, bir şey. Türkce bir diller ile lehçeler ailesinin, bel­ki de kavının, genel deyimlendirilişidir.

Osmanlıysa, bir birlikli imparatorluk devleti, yânı kavim esâsına oturtulma­mış devlet ile temelini, özünü Türklcrin teşkil ettiği, kandaş, tür­deş olmayan toplumlardan yahut halklardan kurulu milletin sanı olmuştur. Osmanlı, dilce, dince, mezhepçe, tarikatça, örfçe, âdet­çe ve iktisâdı geçim araçları ile yollan itibâriyle çok çeşitli alt- toplum dokularından örülmüş bir üstyapıdır. Bu devlet üstyapısı, başta hânedân olmak üzre, yönetici zümrenin kendine uygu la/yamadığı, öncelikle hukuk ile iktisâttaki adâleti sâyesinde, böylesi müdhiş bir çeşitliliği, bunca uzun süre birarada tutmağı başarmıştır.

O, sonuçta, ülkü devletinin seçik örneğini teşkil et­miştir. Kendine vucut veren insanlar arasında, tekrarlamak bahâsına söyleyelim, dirimsel bağın izi dahî bulunmaz. İlk başta ge­len ilkesi Allah inancı; İkincisiyse, Devlet ülküsüne olan bağlı­lıktır. Bu bakımdan onu oluşturan halkın ruhuna sinmiş olan “Allah, Devlet ile Millete zcvâl vermesin!” şiârıdır. Bu, o denli  güçlü bir itikâd olmuştur ki, son Pâdişâh, memleketten sürülürken,sarayını  terketmeden önce, yüzüğünü, “devlet malıdır!” di­ye parmağından çıkarıp masaya koymuştur. Ecnebi bankalarda hesab açtırmağı akıl etmeği bir yana bırakın, sâdece, yurdu ter- kederken, Topkapı sarayından değerli bir mücevheri yanında götüreydi, menfada ayâlıevlâdı dahî servete garkolabilirdi. Oysa borçları ödemeyip cenaze masrafı karşılanamadığından, naaşı, menfâdakı ikâmetgâhının arka kapısından kaçırılmıştır.

2-Siyâsî nizâmların en mütekâmili asilzâde hükümdarlıktır. Bunu bir defa yıktınızmı, tekrar teşkili imkansızdır.Hadi Osmanlı hanedanına dayalı hüküm- darlığı yemden kuralım deseniz,, bu, artık olmaz. Cumhurbaşkanlığı makumına birini arıyorum diye sokağa, meydana çıkınız.Aklı başında, yüksek öğrenim görmüş herhangi biri bu işi rahat­lıkla becerebilir Bunu karşılık gelişigüzel biri tahta geçemez. Hânedân mensübu olarak tahtın varisi, devletadamı şeklinde dünyaya gelir, ömrünün ilk anlarından itibaren bu maksat doğ­rultusunda yetiştirilip eğitilir. Şehzade oturağına nasıl oturup de-fi hacette bulunacuğından tutunuz da eti, balığı, sebzeyi ne şekil­de yemesi gerektiğine varıncaya dek, süflisinden seçkinine, tek­mil yaşama ve davranma tarzlarını en ince ayrıntılarıyla öğrenip içleştirmek zorundadır.

Nihâyet ‘saygıdeğer devlet’ dediğiniz iş­leyişler bütünü, bir teşrîîm (Fr protocole) hevengidir. Hükümdar ile yakın ve uzak çevresi tabaaya/vatandaşa örnektir. O, devlet ciddîliğinin timsâlidir. Bunun bilincine tarihte ziyâdesiyle eriş­miş olan lngilizdir. Başta ilk ve eski rakîbi Fransız olmak üzre —1789 ihtilâlikebîri iddiamızı örneklemektedir—, yıkmağa ah­detmiş olduğu devlet ile milletlere cumhuriyet fikrini zerkedip on lan darmadağın etmek sûretiyle üstlerinde hâkimiyetini kur­muştur. “Başkasına verir talkımı, kendi yutar salkımı’’ misâli, ele güne cumhuriyeti telkîn ederken —meşrûtî— hükümdarlığı pe­kâlâ kendine saklamış, benzer kurnazlığı laiklik konusunda da göstermiştir. İngiltere herkese dindışı devlet yönetim tarzını tav­siye ederken kendisi din devleti kalmağa özen göstermiştir.

(3) Onsekizinci yüzyılın sonlarından itibâren dünya çapında yayılıp yükselişe geçen İngiliz-Yahudî medeniyetinin temel de- vindiricisi Mâlî Sermâyecilik, adaletsizliği, yânı zulmü Ondoku- zuncu yüzyıl sonları ile Yirmincide iyiden iyiye küreselleştirmiş­tir. Mülkünün temeli adalet olan Osmanlı, sahteciliğin, ikiyüzlü­lük ile zulmün dörtbir yandan, bütün cephelerden karşı koyulmaz dehşet verici saldırısına yüz yılı aşkın süre direnebilmiştir.

Tecâvüze uğramış öteki çağdaşı devletler, milletler ile toplumlar- dan daha uzun zaman boyunca ayakta kalma başarısını göstere­rek. Katledildiğine kanâat getirildiğindeyse, ölmediğini kanıtlarcasına, İstiklâl Harbini zaferle tâclandırmak sûretiyle gömülmek istendiği mezarından fırlamıştır.

Osmanlı Türk milleti, Millî Mücâdeleye girişirken, belli bir toprak parçası anlamındaki yurdu kurtarmak amacıyla silâha sarılmamıştır. Zirâ, bu milletin maşerî şuurunda böyle bir kavram yer etmemiştir. Bahis konusu olan, bütün Müslümanların yaşadı­ğı diyârdı. Osmanlı, Millî Mücâdele esnâsınad Antebi, Maraşı ni­ce savunmuşsa, Birinci Cihân Harbi sırasında Basra, Bağdat, Me­dine yahut Akâbe uğruna da onca canhırâc savaşmıştır. Dârulislâm, Osmanlının maşerî şuurunda bir bütünlüktür. Dârul-İslâmda yaşa­yanlar da, bir milletin ferdidirler. Bu milleti geçmişten geleceğe ta­şıyan ülküsel sürekliliğinin en üst teşkilâtlanışıysa Devlettir. O Devletin ete kemiğe bürünmüş ifadesi de, Halîfe-Kaysar-Han-Pâ-dişâh olan kişidir. Nasıl lslâmın âlem telâkkisi, Vahdete dayanı­yorsa, Devlet anlayışı da bir o kadar ‘ Birlikçi’dir. Aslında, bugün dahî, bağlandığımız Birlikçi (Fr unitariste) devlet anlayışı, Osman­lının ta derinlerimize işlemiş siyâsî şuurunun mirâsıdır.

 

Teoman Durali,Omurgasızlaştırılmış Türklük
Devamını Oku »

Türk Tarihinin Zenbereği

(1)İktisadî çıkar ve kâr esaslı Ingiliz-Yahudi medeniyetinin desisede tarihte çığır açan üstün zekâlı bireylerden olukmuş gizli ve açık, resmî ve gayr-ı resmî önder kurmaylarının dikkati, 1800'lerin başlarından itibâren bahse konu durumu odaklanır olmuştur Adı anılan medeniyetin dünya çapında İktisâdi yayılma etlik ve bunu desteklemekle yükümlü siyâsi ile askeri hâkimiyet tasarılarının önünde göze batacak kadar belirgin pürüz, çözül­mekte olan İslâm medeniyetinin yeniden dirilme ihtimâline iliş­en emarelerdir Mezkûr ihtimâli gerçekleştirme imkânını bağ­rında taşıyan tek siyâsî-iktisâdî güç merkezi olan Osmanlı Dev­letinin başı ve gövdesiyle ortadan kaldırılması, İngiliz-Yahudi medeniyetinin karşısına vazgeçilmez bir zorunluluk olarak dikil­miştir. İmdi, Osmanlı Devletinin başı ve gövdesiyle ortadan kal­dırılma girişimi, Türklüğün ya toptan imhasını ya da, neredeyse o anlama gelebilecek, bir başkalaşıma (métamorphose) uğratılmasını şart koşmuştur. Haddizatında bir kültür varlığının (Fr en­tité culturelle) imhâsı, tabiatının bozulması demek olan başkalaştırılmasından geçer. Türklüğü toptan imhası soykırım yoluyla gerçekleştirilebilinirdi. Bu, nitekim denenmiştir.

Balkanlarda 1800'lerin başlarından 1950'lerin sonuna değin Türk diye adlan­dırılıp kabul edilen Müslüman nüfusun kâh öldürülüşü, kâh kavmî temizlik doğrultusunda yerinden yurdundan edilmesi (Fr déportation) olayı ile bunun bir benzerinin Kafkaslarda da sah­nelenmesi yukarıda bildirilenin açık bir örneğidir. Sèvresde ta­sarlanmış taslaklardan biri olduğu söylenen, Müslüman Osmanlı Türkünün Anadoludan Orta Asyaya sürülmesi, gerçekleştirilemeyince, kültür varlığının başkalaştırma yoluyla imhâsı cihetine gidilmiştir. Başta yazı düzeninin tamamıyla değiştirilmesiyle millî maşerî hâfıza silinmiş, ameliyât da böylece başarıyla so­nuçlandırılmıştır. Ameliyât, kültür soykırımı anlamındadır. Di­rimsel soykırımımı yoksa kültürel olanınmı sonuçları daha ağırdır, sorusunun cevabı, İkincisidir. Olağanüstü korkunçluğuna rağmen, katledilen bir soya mensûp bireylerin kalıtım unsurları, başka bir/çok topluluğun döldöşüne karışarak, bir ölçüde dahî olsa, saklı kalırlar. Oysa bir toplumun, tarihi boyunca, göznuru, alınteriyle vucuda getirmiş olduğu kültürün köküne, bir kere, kibrit suyu dökülmeğe-görsün; o artık, bütün zamanlar için sırra kadem basar.

Yazının değiştirilmesinin yanısıra, Osmanlı Türküne mah­sûs dine, siyâsete, hukuka, kılık ile kıyâfete, ev ile aile hayatına ilişkin tekmil kurallar, örfler, âdetler, alışkanlıklar, biçimler, ta­vır ile tutumlar küpeşteden denize atılmışlardır. Fakat yazıya ko­şut bir başka bağışlanmaz, fecîi katliâm dile uygulanmıştır. 1920'lere gelindiğinde, gerek söylenişindeki renklilik ile telâfu-zunun soylu latîfliği, gerek dil bilgisinin tıkızlığı ile kavîliği ge­rekse söz varlığının çeşitliliği ile zenginliği itibâriyle Osmanlı Türkcesi dünyanın üç beş en mutenâ ve müstesnâ dilinden biriy­di. Bahsettiğimiz, nazmın şehinşahı Fars şiirine cepheden meydan okuyabilecek gücü kudreti kendinde gören bir şiir ve onun­la içli dışlı olmuş ruh kardeşi hârikulâde bir musîkî geleneğini bağrında barındıran mümtâz bir dildir. Kıyılırım böyle bir şahe­sere? Yakılıp kül edilmiş bâkir orman, yerini, iç karartıcı, susuz­luğu gideremeyen, cümle umudu tüketen çöle bırakır. Klasik di­limizin katli yerlebir edilmiş bir şehre yahut yakılmış bakir or­mana nice benziyor.

Kimilerinin son yirmi yılda diline pelesenk olmuş iddiası uyarınca, Türklerin yüzde altmışı ahmakmış. Bir millet yahut ka­vim, fıtraten, aptal olamaz. Böyle bir şeyi kanıtlar mahiyette ak­lı başında delîl yok. Günü çoktan geçmiş Kuzey kavmiyetci ırk­çılığını çağrıştır bir saçmalık. Şurası da var ki, seksen yıldır her yeni nesille duygu ile düşünme yollarında tıkanıp yoksullaştığı­mız gözle görülür, elle tutulur bir gerçekliktir. Gerek bireyin ge­rekse toplumun duygu ile düşünme ufkunu dili çizer. Dil yoksa, duygu ile düşünme de olamaz. Sözdizimi ve dilbilgisiyle birlik­te dilin kurucu unsuru söz haznesini teşkil eden her bir söz, tari­hi boyunca edinmiş olduğu muazzam bir muktesebâtın taşıyıcı­sıdır. Belirli bir kültürün bâriz bir özelliği, karşılığım belli bir sözde bulur. Nasıl bir canlının gen havuzundaki kalıtım unsurlarını kurcalamak, onun genetik yapışım değiştirmek demekse, benzer biçimde sözlerle oynamak, onları ipe sapa gelmez gerek­çelerle atmak, yerlerine saçma sapan sözümona karşılıklar koy­makla da dil, mahvedilir. Dili mahvedilmiş bir toplum-kültürün günlen sayılıdır.

Dil, düşünme ufkumuzdur. Tek tek sözler, dü­şüncelerimiz ile duygularımızdır. Belli bir zaman ile mekânda dile getirilen, başvurulmuş ‘söz’ün tümü tamamı değildir. Çün­kü, salt kavramlar, yâni fikirler dışında kalan düşünceleri ifade eder bütün sözler, tasavvur yüklüdürler. İşte o tasavvur yüklü söz yokmu; o, toplumun, kültürün tarihidir; üstelik resimli tarihi. Kültürü, toplumu teşkîl eden fertler, o ‘resimli tarih'in mihverin­de buluşur, bağdaşırlar. Nitekim, Osmanlı milletini kaynaştırıp bir arada tutan mihver üçgeninin de köşelerinden biri, devlet-hukuk geleneği, öbürü dindarlık/dinlilik, ötekisiyse Arap asıllı harflerle yazıya geçirilmiş dil (Klasik Türkçe) olmuştur.



(2)  Çağdaş Ingiliz-Yahudi medeniyeti ve onun siyâsî-iktisâdî zenbereği hür sermâyecilik, dünyada tek ve eşsiz kalmak ar­zusundadır Bu medeniyeti ve onun temel ideolojisini taşıyan güç, imperyalism, mümkün ve hattâ muhtemel her medeniyet ta­sarısını ateş bacayı sarmadan boğmak irâdesini tereddütsüzce uygulamaya geçirmektedir. Bu cümleden olmak üzre, mantıkça tek mümkün gözüken seçenek İslâm medeniyetinin yeniden di­rilip toparlanma istidâdını durdurup kökten kurutmak amacıyla onun başını ezmek zorunluluğunu duymuştur. İmdi, İslâm mede­niyet davâsının bin yıldır mücâdelesini ilimle, irfanla, kan ve gözyaşıyla sürdüregelmiş Türklüğü ve onun devlet şaheseri Os­manlıyı tarih sahnesinden ebeden silmek kaçınılmazlaşmıştır. Bu maksat doğrultusunda kırımın en akıllı ve kökten olanına başvu­rulmuştur:

Binyüz küsur yıllık yazısının iptâliyle Türklüğün ta-rih-kültür hâfızası silinip boşaltılmış, millî kültür bilinci yokedilmiştir. Bu, tarihte eşine menendinc rastlamadığımız bir traged­yadır. Böyle bir çılgınlığa devrimciliğin yıldızları Maximilien Robespierre —Fransızcanın o korkunç mantıksız, çetrefil, ama evvel Allah pek zarîf imlâsını değiştirmeği dahî düşünmedimi acaba?—, Lenin ile Mao bile kalkışmamalardır.



(3) Hukukuyla, iktisâdı ve siyâsetiyle tasvir edegeldiğimiz İslâm medeniyeti zeminine inşâa edilmiş düzene âdil nizâm di­yoruz. Teoride ilkece o düzende çok ve hayırlı iş görenin de az çalışanın da yaşama hakkı mahfûzdur. Yalnız, her birinin alaca­ğı karşılığın niteliği ile niceliği farklı olacaktır.

Çalışmak, hizmet etmek, kendini ve başkalarını yaşatmak, kulun, Allaha karşı ödevidir. Yemek, içmek, evlenip çoluk çocuğa karışmak, evlâdıayâlım yaşatmak, öğrenme iştiyakını karşıla­mak da onun ilahı hakkıdır. Haklar ile ödevlerin, ilahî menşeli oldukları bir kez kabul edildimi, bunlardan vazgeçmek de artık imkânsızlaşır. Dünyevî olan her şey gibi, ilahı olmayan hukuk da, gelip geçici olur, keyfidir, öznel çıkarlara, duygulanmalar ile mülâhazalara dayanır.

Her dünya varlığını, bu arada insanı dahî, aldatabilir; beşer ürünü kurallar ile kanunları çiğneyebilirsiniz. Önünde sonunda, el elden üstündür. Gelgeldim, niyetlerinizi dahî görüp okuyanı; size şahdamarınızdan da yakın olanı nasıl aldatacaksınız?

Seferden zaferle dönen görkemli sultanın kulağına “büyük­lenme Pâdişâhım, senden büyük Allah var!” diye fısıldayan ba­sit yeniçerinin sözlerinde ifadesini bulan bu dünyagörüşünün en bâriz vasfı, kişinin kendi sınırlarını tanıması, alçakgönüllülüğü elden bırakmaması, nihâyet Hak davâsı uğruna savaşıp direnme­sidir.

İşte, sözünü ettiğimiz dünyagörüşü çerçevesinde şekillen­miş bir düzende yaşayanların meydana getirmiş oldukları geniş- mi geniş coğrafyaya İslâmî manâda vatan denilmiştir. Bu vata­nın bir ucu Tuna boyları, ötekisiyse on binlerce fersah uzaklar­daki Cava adası olabilir. Nitekim Osmanlı Devletine katılmış her yeni ülke vatanın parçası sayılmış, ımperyalism telakkisine has sömürge—anavatan (metropole) ayırımını öngören bir mefhum dahî Osmanlı Türkünün aklına gelmemiştir.

Devlete, onun hukuk şemsiyesinde yaşayan halk anla­mında millete ve mülkü demek olan vatana ilişkin temel düs­tûrlar bahsi geçen coğrafyada bir ve aynıdır. Değişen, yere ve yöre şartlarına bağlı algılama ile davranma tarzlarıdır. Bundan dolayı da Türk Müslümanlığı, İran, Arap, Hint, Malay, Doğu Af- rika, Arnavut, Boşnak v.s. Müslümanlıkları ne dikkatten ırak tu-tulmalı ne de bunlara halkın gündelik yaşama düzleminin ötesinde özel anlamlar atfedilmeli.

İmdi, özetlersek, İslamın ahlakında vurgulanan husus, ede, bin gerektirdiği, yânî zulmü doğurmağa yatkın aşırılıklara, özellikle de kibire karşı sapılacak olan sırâtımustakîm, doğru yol, tabiatıyla, orta yoldur. Yemede içmede, sevmede sevişmede, dost­lukta düşmanlıkta, barışmada savaşmada, mal, mülk ile mesken edinmede, yetkide sorumlulukta, dünya ile âhıret hayatını gözet­mede, ödüllendirme ile cczâlandırmada, hep orta yol.
Medenî yaşayış, ancak âdil düzende mümkündür. O da ‘or­ta yol’dan gidilerek inşâa olunabilir. O orta yoldan güvenle yü­rümek de yalnızca devlet çatısı altında olur. Öyleyse medenî ya­şayışın teminâtı devlettir. Türkün de birinci hasleti, devlet kuru­culuğudur. Devletini kurmadan, tarihte, milletini oluşturamamış­tır. İslâmöncesi tarihinde iki önemli devleti vardır: Göktürk ile Uygur. Tarihî önem taşıyan bütün müteâkip devletleri İslâmî de­virlerde yer almışlardır. Bunların en önde geleniyse, Osmanlı Devletidir.


(4) İşlediğimiz Birinci bölümün başlığı “Biz Kimiz Soru-nu”ydu. Bu sorun, Türk tarihin zenbereğidir. Soruyu cevaplaya- madığımız, sorunu çözüme kavuşturamadığımız sürece vuzûha erişemeyeceğiz. Vuzûhsuzluksa, devlet biçiminde teşkilâtlanmış toplum demek olan millet için felâketlerin en büyüğüdür. Zirâ hiçbir vesîleyle önünü göremeyecek; ayakta kalmak maksadına matûf dayanabileceği kimlik içeriğini inşâa edip geliştiremeye­cektim. Daha önce de bildirildiği üzre, Türklük bir ülkünün tari­hidir. Savaşçılık zihniyeti ve edebi tarafından taşınan bu ülkünün adı ‘devletiebedmüddet’ olup onu şahsında temsîl edense Os-manlı Devleti olmuştur.



Omurgasızlaştırılmış Türklük,Teoman Durali,syf;105-110
Devamını Oku »

Türklük

 

TürklükTürklük de nihâyet, geçmişte zuhûr edivermiş herhangi bir araz değildir. O, insanlığı bir bütün olarak biçimlemiş, tarihin en kayda değer iki yahut üç belirleyici gücünden biri olan İslâm âle­minde özbilinçine vâkıf olup ona bin küsur yıl öncülük, önderlik ve hâmilik etmiş bir varlıktır.

Bu bakımdan, İslâm medeniyetinin belirgin özellikleri tanınmadan Türk/lük anlaşılmaz. Mezkûr me­deniyetin önde gelen öteki üç kültüründen, toplumundan Araplar, Farslılar ile Hintlilerden farklı olarak Türk irfanı, âdeti ile ör­fü baştan ayağı İslâm medeniyetiyle içeriklenmiştir. Bundan, kısmen dahî olsa, yoksun kılındığı takdirde Türk kültürü varlığı­nı sürdüremez.

Teoman Durali,Omurgasızlaştırılmış Türklük
Devamını Oku »

Kimiz ?

Kimiz ?

'

Yüce Görev (Misyon) Uğruna Yaşananlarla Ülküsel Hayat İnşâa Olunur: ‘DEVLETİ EBED MÜDDET’
(1) Ta Hsiungnıı varsayılı atalarından, demekki M.Ö. Dör­düncü yüzyıldan beri Avrasya denilen anakaranın bütün bellibaşlı inanç câmialarına —Kamlık, Göktanrı itikâdı, Taoculuk, Burkancılık, Mazdaklık, Manicilik, Yahudilik ile Hıristiyanlığın kol­larından Nasturîlik, Katoliklik ile Ortodoksluk— girip çıkmış Türklüğün,57 hayata ve insana karşı vazgeçilmez ülküsü, yâni tarihî ödevi, İslâmm yüce çağrısına içkindir, mündemiçtir. Alperen, kuvveydi; Velî-Gâzîyle fiile dönüştü. Türklerin, imparator­luk devletini kurmak uğruna savaşma irâdesi, Müslümanlaşmaylarıyla manâsını kazanmıştır.

Türk tarihinin en mümtaz devlet adamlarından Göktürklerin vezir-i âzamı Bilge Tonyukuk (ö 726), Türkün hasletlerinin ne ol­duklarını ve ülküsünün ne olması gerektiğini şöyle bildirmiştir: “Türkler, Çinde kendilerinden yüz kat kalabalık bir halkla baş edemezler. Türkler, mera ile pınarları izlediklerinden, belli bir yere bağlanamazlar. Gerek bundan dolayı gerekse yalnızca savaşma işinde kullanıldıklarından, koskoca bir imparatorluğa kar­şı çıkamazlar. Güçlü olduklarında zapdetmek üzre ilerilerler; za­yıf düştüklerinde de çekilip gizlenirler. Tan hânedânının ordusu kalabalıktır; ama işe yaramaz.

“Bir şey daha: Burkan (Buddha) ile Lao Çe öğretileri salt in­sancıllık ile zaaf telkin ederler. Savaşma ile güçlenme duygusu ile irâdesini ortadan kaldırırlar. Bu yüzden tapınaklar inşâa etme­meliyiz”.

Nihâyet, Orhon kitâbelerine bakarak Türklerin İl (Devlet) telâkkisi şöyle dile getirilebilinir: “Emniyeti ve adâleti sağlama­ğı amaç bilen (ET el törü: ‘Siyâsî ve adlî teşkilât), kuvvetli ve hâkimiyete itaat ve inkıyât eden teşkilâtlanmış (ET eti bermekr. ‘Sıkı sıkıya örgütlemek’) müstâkil bir câmia”.

İmdi, bu telâkkiyi en açık ve sallantıya yer bırakmadan ba­rındıran İslâm ülküsüdür. O, sömürü ile zulme karşı ve ihlâs ile ilim, hak ile adâlet uğruna savaşta ifadesini bulan ve cihât deni­len bir ulu ülküdür. İşte, İslâm ahlâkının odağını oluşturan bu ül­küyü içleştirerek her hâl ile şartta yaşayıp başkalarına dahî öğ­retme mücâdelesini verenler mücâhittirler. Müslümanlaştıktan sonra Türklük, cihât tarihini yaşamağa koyulmuştur. Türk tari­hinin kutsallığı da bu ülküde saklıdır.

(2) Türkistanda Tanrı dağlarının güney batısındaki Talaş ır­mağı kenarında Milâdî 751'de vukûu bulmuş çarpışmanın, özel­likle de Selçukluların 956'da Müslümanlığı resmen benimseme­lerinin ardısıra Türkler, kitleler hâlinde ihtidâ etmişlerdir. Bahse-konu vuruşmada Türkler, Müslüman Arab ordusuna iltihâk edip Çinlilere karşı çarpışmışlardır.Başka bir deyişle, Türkler, Arap kılmanın zoruyla Müslüman kılınmışlardır, iddiası, tarihe ilişkin bir vakanın çarpıtılmasından özge bir şey değildir

Özellikle 956 yılının sonlarında sayıca da heyecân itibariy­le dc Türkler Müslümanlığı öylesine hızlı ve kalabalık biçimde benimsemişler ki onlara hayranlık nidâsı şeklinde tezâhür eden ‘Türk imân!” denmiş. Deyim birleştirilip kısaltılınca, zamanla, öncelikle de Farsça telâffuzla “Turkoman”, o da, Türkcede “Türkmen” diye söylenir olmuştur.Özellikle 956 yılının sonlarında sayıca da heyecân itibariy­le dc Türkler Müslümanlığı öylesine hızlı ve kalabalık biçimde benimsemişler ki onlara hayranlık nidâsı şeklinde tezâhür eden ‘Türk imânı” denmiş. Deyim birleştirilip kısaltılınca, zamanla, öncelikle de Farsça telâffuzla “Turkoman”, o da, Türkcede “Türkmen” diye söylenir olmuştur.konu vuruşmada Türkler, Müslüman Arab ordusuna iltihâk edip Çinlilere karşı çarpışmışlardır.Başka bir deyişle, Türkler, Arap kılmanın zoruyla Müslüman kılınmışlardır, iddiası, tarihe ilişkin bir vakanın çarpıtılmasından özge bir şey değildir.

Talas vuruşmasının ardından Türk boyları Orta Asyanın do­ğusundan batısına dalgalar hâlinde hicret edip Müslümanlaşmış, akabinde Dârül-İslâmda, çoğunlukla, yerleşik düzene geçmişler­dir. Nitekim, Kürt sözlükeü ve muhaddis Macideddîn İbn Athir'in (1149-1210) bildirdiğine göre, sâdece 960'da Mâverâünnehre ulaşıp yerleşen iki yüz bin çadırlık Türk toplulukları ihti­da etmişler. Hicret etmeyip yurtlarını terketmeyen çeşitli Türk boyları dahî, göçenlere oranla daha yavaş olmakla birlikte, za­manla Müslümanlaşmışlardır. Hıtaylar gibi, Doğuda kalıp da Müslümanlaşmamış olanlarsa, git gide Türklüklerini yitirerek ya Moğollaşmış ya da Çinlileşmişlerdir. Buradan da Sekizinci ile Dokuzuncu yüzyıllardan itibâren Müslüman olmanın, Türklüğün tarifinde baş orunu işğâl ettiğini anlıyoruz.

Artık, Müslümanlaşmakla yetinmeyip Dokuzuncu yüzyıl­dan itibâren Türklük, İslâm dini ile medeniyetinin taşıyıcısı, yü­rütücüsü, dünya çapında öncüsü ile savunucusu kesilmiştir. Ev­velce, çoğunlukla, ‘günübirlik’ bozkır devletimsi teşkilâtlar kur­mağı beceren, başta da Çin olmak üzre, yerleşik üstün medeni­yet toplumlarını vur-kaç usuluyla sındırarak talanla geçinirken, Müslümanlığa intisâbından itibâren Türklük, hakkaniyetci-savaşcı-üretici uzun soluklu cihân devletlerini vucuda getirmeği başarmıştır. Nihâyet bu devlet kurma sanatının şâhikasını, üstü­ne üstlük de Yeniçağda, altı yüz küsur yıl ömürlü, ulu çınarı an­dırır, ‘Devletiebedmüddet’i, yânı asırdîde Osmanlı Devletini teş­kil etmiştir. Ülkü, ‘Devletiebedmüddet’tir. Ülkünün ete kemiğe bürünmüş biçimi, tarihte Türklüğün en parlak başarısı, Osmanlı Devletidir.

(3) İlhâmını İslâmın adâlet esâsından alan Osmanlı Devleti, siyâsî ile hukukî teşkilâtlanışını atası Selçuklular üzerinden, bir ölçüde, Akhamenitlsnn halefleri Pari ile Sâsânî devlet gelenek­lerinden devşirmiştir.(64) Tabîî, bunların Müslümanlaşmış hâlini ifade eden Abbasî devlet yapısı birinci derecede etkili olmuştur. Bizans aracılığıyla Romanın derpîş ettiği imparatorluk devletinin sağlamlığı ile dayanıklılığı, güvenilirliği ile şakaya gelmez cid­dîliği, her bakımdan çok çeşitliliği benimsemişlik ve ülkesiyle de milletiyle de bölünmez bütünlüğü vurgulayan vasıfları, Osmanlı, içleştirerek kendine mâletmiştir.

Orta Asyanın doğusunda yaşayıp hüküm sürdükleri çağlar boyunca Türklerin dikkati, Çin ve onun medeniyeti üstünde odaklanmıştır. Batıya kaydıkça Hint-Avrupalı, bu meyânda İranlı toplumlarla karşılaşıp temâsa geçmiş ve zamanla kaynaşmış­lardır. İlk temâslar, İranlılardan Perslerin İslâmöncesi medeniyet dönemine rastlar. Ama asıl yoğun ilişkiler, Müslümanlaşmış İran kültürüyledir. İlkin İranlıların yaşadıkları Mâverâünnehir yörele­rini ele geçirmişlerdir. Seyhun ile Ceyhun ırmaklarının ötesi, yâ­nı Mâverâünnehir, Müslümanlaşmış Perslerin, demekki Farsların indinde Türklerin yurdu anlamında Tur andır artık. Sonuçta o geniş bölge 900'lerde Türkistan adıyla anılır olmuştur. Mâverâ- ünnehirden sonra Türkleşen bir başka yöre güney Kafkasyadaki Azarbaycandır. Nihâyet 1000'den itibâren de Türkler, bizzât İran topraklarında devlet kurar olmuşlardır.

Bu devletlerin önde ge­lenleri Karahanlılar ile Selçuklulardır. Bunlardan sonra İranı bin yıl süreyle yönetmiş hânedânlar, kültürce Farslılaşmış olsalar da­hî, Türk soyundandılar. Fars kültürüne intisâp, daha Selçuklular devrinde başlamıştır. Farslılaşma, dil başta gelmek üzre, önemli ölçülerde Anadolu Selçuklularına da sirâyet etmiştir. Türklere Türkceyi iâde eden, Anadolu Selçuklularının ardısıra gelmiş, Os­manlıdır. Dilin yanında, İslâmî kavrayış cihetinden de Osmanlı, Farstan esen yellere karşı durmuştur. Buna karşılık, Türk (Oğuz) asıllı, hidâyette de Sünnî olup Sufî tarikattan neşet etmiş Safavî hânedânı (hükümfermâ: 1502-1737), Şah Ismâilin (1487-1524) ön­derliğinde İranın millî birliği ile bütünlüğünü tesîs etmiştir.(65)

İslâm âlemini yakıp yıkmış korkunç Moğol ile Timur istilâ­larının arkasından mezkûr dünyada dengeleri yeniden kurmağa kendini aday ilân eden iki rakîp Türk hânedânıyla karşı karşıyayız. Bunlardan biri Osmanlıyken, öbürü Safavîdir. Ancak, Osmanlı, Türk Oğuz özüne bağlı kalırken, Safavî(66), hüküm sürdüğü ülke ile orada yaşayan çoğunluğun kültür belirlenimine uya­rak Farslılaşmıştır. Safavîler, Osmanlı muârızlarından kendileri-ni ayırmak amacıyla Şîîleşirlerken, Osmanlı da onlara karşı Sün­nîliği vurgulamıştır. Ancak, mezhep farkına rağmen Türk —hele Şîî Azarbaycan ile Sünnî Doğu Türk— ve İran kültürleri kayna­şarak çarpıcı raddede benzer bir görünüm kazanmışlardır: Türk-Fars İslâm Kültürü.(67) Bu durumun en göz alıcı örneğini iki tarafın dilinde görebiliriz. Farscadan Türkceye büyük çapta söz aktarımı olurken, Türkçe de Farscayı, sözvarlığının yanısıra, dil­bilgisi biçimi ve kuralları yönünden ziyâdesiyle etkilemiştir.(68)

Türk-Fars İslâm Kültürünün, Osmanlı üstünde etkisi, doğu­sundaki Türk ile Fars ülkelerine oranla daha zayıf kalmıştır. Bu­nunla birlikte, doğusundaki Türk ile Fars toplumları gibi, belirli bazı kurucu unsurları itibâriyle Osmanlı da, ‘Türk-Fars İslâm Kültürü’ dairesinden sayılmalıdır.

Gerek insan tiplerinin, giyim kuşam ile yaşama tarzlarının, gerek hayatı ve dünyayı değerlendirişin, gerek mimârînin, tezyibin, edebiyat ile sözvarlığının benzeşmeleri gerekse yazı birliği­nin sağladığı, özellikle aydınlar, yânî ulemâ arasındaki, bildiriş­me rahatlığı ile kolaylığı git gide silinip ortadan kalkmış; sonuç­ta, Yeniçağ Batı Avrupasının tersîmlediği tasarı uyarınca önce­likle Osmanlı Türklüğünün İslâmsızlaştırılmasıyla bu medeniyet coğrafyasının doğusuna, yâni Maşrıka şâmil mezkûr kültür or­taklığı da silinip gitmiştir.

Türkler ile Farslıların ortaklığım tarihte andırır tek ömek, İkinci Dünya Savaşı sonuna değin, Çinliler, Japonlar ile Koreli­ler arasındaki sıkı kültür birliğidir.

66- Bkz: EK ile.
67- İng “Turko-Persian Islamicate Culture” -Robert L. Canfıeld: “The Turko- Persian Traditiori\ 1 - 34. syflr. Robert L. Canfıeld, ‘İslâmî'yi* din anla­mında Islamic şeklinde kullanırken, medeniyet için Islamicate demiştir -bkz: A.g. çalışma, 32. s.
68- Bkz: Gerhard Doerfer. “Türkische und Mongolische Elemente im Neuper- şischen' dört cilt.

 

Teoman Duralı - Omurgasızlaştırılmış Türklük,syf;59-65
Devamını Oku »