İslam Medeniyeti ve Ortadoğu

İslam Medeniyeti ve OrtadoğuGerçek Medeniyetin doğum yeri, bugün Orta Doğu dedikleri bölgemizdir. O medeniyetin tek devamcısı, tek varili de İslâm medeniyetidir.

Batı Medeniyeti dediğimiz Avrupa Medeniyeti, Doğunun, hakikatin ve peygamberlerin medeniyeti olan İslâm medeniyetinin karşısına dikilmişse, bu, insanlığın doğuşundan bugüne ka­dar gelen savaşın süreğinden başka bir şey değildir. Yalan, doğ­runun, kötü, iyinin karşısına dikilmiştir her zaman. Kıyamete kadar ona bu izin verilmiştir. Ta ki, iyinin ve doğrunun değeri bilinsin. İyi ve doğrunun ucuz olmadığı anlaşılsın.

Ölçü ile aşırılığın çarpışmasıdır bu evrensel çarpışma. Fizikötesi ile fiziğin kavgasıdır bu sürüp giden.

İnsan için önemli olan, hangi tarafa katılacağıdır, Zehirden acı zakkum ağacının dallarına mı asılacak, yoksa bal yemişli ve renkli tûba ağacının kurtarıcısı kollarına mı atılacak ?

İnsan bu kararı kendisi verecektir. Bu seçmeyi kendisi yapacaktır.

Cennet ve cehennem, bu kararın ufkunda, bu seçişi içinde.

Medeniyet rengi, sonsuzluğa erişme biçimi bu karar ve seçme tohumunun içinde.

Kader bu karar tohumundan beslenecek ve çiçeklenecek. Sonra da bu tohum, alın-yazısının yemişi olarak geleceklere doğru avucumuza düşecek.

İnsanların hayatlarında olduğu gibi toplum ve kültür­lerin, millet ve medeniyetlerin hayatında da bu seçiş ve ka­rarlar temel rolü oynar. Kültür ve medeniyetlerin, toplum ve milletlerin alın-yazılarının şifresi olur bu seçiş ve kararlar.

Her saat kader saati olduğu, daha doğrusu saatler kade­rin dışında olmadığı halde, kader çizgisinin dışında zaman ve saat bulunmadığı halde, ve önceki saatler kendisini hazırladığı ve sonraki saatler kendisini açtığı ve uyguladığı halde, bazı seçkin saatlere kader saati deyişimiz, o saatlerde alınyazısının yoğunlaşması sebebiyledir, bu tohum özelliğini taşıması sebe­biyledir. Sembolik bir adlandırmadır bu.

Peygamberler medeniyetinin süreği olan medeniyetimiz, İslâm Medeniyeti, Orta Doğu kültürü günümüzde yine böyle bir kader saatinin önünde gelmiş durmuştur.

Uzun süreli bir kış uykusuna, ölüm uykusuna mı dalacak, yoksa ayağa kalkarak, diriliş baharının yağmurlarına doğru mu yükselecek, işte bunun kararını verme günü gelmiş çatmıştır.

Kaçmak bir kurtuluş olmayacak, batış olacaktır.

Karar verip sabır göstermek, dayanmak ve oluşun bütün çilesine katlanmak, kültür ve medeniyetimizin kader savaşını zaferle mühürleyecektir.

 

Sezai Karakoç,Sur Yazıları 3
Devamını Oku »

İslam Alemi'nin Kurtuluşunun Temeli ''Birlik'tir''

İslam Alemi'nin Kurtuluşunun Temeli ''Birlik'tir''Avrupa, Birinci Cihan Savaşında bizi, İslâm âlemini yere serdi.

Şimdi de yok etmek istiyor.

Bazı şartların bu isteğini bugüne ertelemiş olması bile onu çıldırtıyor.

Şu veya bunu bahane ederek İslâm ülkelerini yemek, yutmak, en azından ezmek için ellerinden geleni yapacaklar­dır Avrupalılar. Rusya da bunu kendi açısından değerlendire­cektir şüphesiz.

Bu durumda yapılacak ilk iş, uyanmak ve Batının asla dost olmayacağını kavramaktır. Alevlenmiş şu veya bu olay yatışsa bile az bir süre'sonra Avrupanın yeni bir olayla karşımıza dikilebileceğini asla unutmamaktır en önce gereken ikinci iş de, birleşmeye gitmek. Lokmayı büyütmek. Şim­di İslâm dünyası, ufak ufak lokmalar halindedir. Batı kargası için. O ise kendine bir kuşbaşı ziyafeti çekmeğe hazırlanmakta. Ama lokmalar birleşir ve büyürse belki yutamaz veya biri bo­ğazında kalır, o da boğulur gider.

Üçüncü iş, uzun vadeli hazırlıktır. Hem kültür ve manevi oluş alanında, hem teknik ve maddî güç alanında İslâm dün­yası olarak kendimizi koruyabileceğimiz bir seviyeye çıkmak.

Fakat kurtuluşun temeli -birliktir- Çünkü bütün müslümanlar bir yapının birbirine geçmiş taşlan gibidir. Taşlar çö­zülürse yapı çöker. Birliklerini koruyamayan bizlere ceza da birlikte geliyor. -Elele verip de mutluluğa ve güvene ulaşma­dınız, şimdi ceza olarak bir arada korku azabım çekin baka­lım- der gibidir kader.

Ve kader saati.

 

Sezai Karakoç-Sur Yazıları (3)
Devamını Oku »

Türkiye, Ortadoğu ve Islâm ülkeleri...

Türkiye, Ortadoğu ve Islâm ülkeleri...Türkiye, Ortadoğu ve Islâm ülkeleri, yitik cennetini arayan insan psikolojisi içindedir.
Şeytan dışımızdan vurmakla kalmamış, içimize girmiş,ruhumuza işlemiştir. Onu ruhumuzun liflerinde teşhis edip
zerre zerre yakalamak ve içimizden koğmak veya içimizde boğmak zorundayız. Yoksa gerçeği bulmak için gerekli sağlıklı düşünmeye engel olacaktır.

Duyulması gerekli pişmanlık, onun arkasından girişilecek tövbe, maddeye tapmaktan ruhumuzu kurtarmakla başlayacak ve içimizde putlaştırdığımız kişileri ve kavramları asıllarına döndürmekle, icra etmekle temellenecektir.
Avrupalı, kafalarımızı ve ruhlarımızı put ormanına döndürmüştür. Önce, akıl ve imanın ışıklı baltasıyla bu putları
Hazreti İbrahim gibi devirmemiz gerek.Sonra İsmail kadar aziz ve sevgili görülen çocuk nefsi,ruh değerleri önünde kurban etmek şart.

Tekrar yücelmemiz ve eski medeniyet büyüklüğüne ermemiz için devleşmiş cemiyet nefsini, egosunu cemiyetin ruhu için kurban etmemiz gerek; her kişinin nefsini cemiyet önünde silmesi, adeta ateşe atması derecesinde feda etmesi, mutlu değişme için ilk şart.

Evet,fert, fert, fert ve cemiyet olarak değişmemiz gerek, ilkini kendi içimizi değiştirerek dünyanın anlamını değiştirmiş, zindan haline gelen dışımızı ışıtmış ve aydınlatmış olmanın sırrına ermeliyiz.

Sırrın çilesini çekmeliyiz.
Geçmişimize öyle eğilmeliyiz ki, uzak bir dağın ucundan kaybolmuş cennet gibi öz medeniyetimiz görünsün, zuhur etsin.
İnsanlığın beklediği değişimin erleri olmak için önce kendimizi amansız bir otokritiğe teslim etmeliyiz. Yaralarımızı deşmekten korkmamalıyız.
Değiştirebilmek için değişmeliyiz.
İnsanı, Batılıyı, Doğuluyu değiştirmek, gerçek insanlığa döndürmek, yani İslâmın kurtarıcı ışığıyla ruhlarını nurlandırmak ideâli gibi büyük ve yüksek bir ideâlin sahibi olmalıyız. Kendimizi küçük görmemeliyiz. Gurur gibi zilletin de anlamı yok. «Biz mi insanlığı değiştireceğiz» demiyelim. Değiştirecek bir güce erişecek kadar değişmek şartıyla biz değiştireceğiz insanlığı.

Eski aşk ve coşkunluğumuzu, sabır ve feragatimizi, inanç ve duyarlığımızı ruhumuzda dirilttiğimiz zaman, insanlığın hakikata dönüş akımının öncüleri, akıncıları, yeni insanlık binasına hakikat taşını yerleştiren ilk ustaları biz olacağız.
Kimse değil, biz müslümanlar.
İnançsız, puta tapıcı, çıkarcı, sömürücü ve maddeci sürüleri ne kadar üfleseler Allahın yaktığı İslâm meşalesini söndürmeğe elbet muvaffak olamayacaklardır.

 

Sezai Karakoç,Sur Yazıları 3
Devamını Oku »

İslâma karşı çıkan Avrupanın sözü bitmiştir...

İslâma karşı çıkan Avrupanın sözü bitmiştir...


İslâma karşı çıkan Avrupanın sözü bitmiştir. Şimdi söz sırası yeniden İslâma dönüyor. İslâm dünyası tekrar Avrupanın karşısına çıkıp onu yaptıklarından hesap vermeğe dâvet etmelidir. Tarih ve insanlığın ruhunda yatan dinamikler bunu böyle istiyor. Avrupa da bunu sezdiği içindir ki, son bir sav­letle bize. İslâm dünyasına ve onun merkezi olan Ortadoğuya saldırıyor. Ama gün doğmadan neler doğar…

Devamını Oku »

Mucize ile Görüntü Olağanüstünlüğü Arasındaki Fark

Mucize ile Görüntü Olağanüstünlüğü Arasındaki FarkMucize ile görüntü olağanüstülüğü arasındaki fark, anla­şılıyor ki bir öz farkıdır. Ait oldukları alemlerin, varoluş dün­yalarının farkı. Hazreti Musanın Âsa mucizesinde büyücülerin marifeti, bugünkü Batı Medeniyeti harikalarının ilkel bir şekliydî. Ama olağanüstü deney, fizik dünyada yapılıyordu. Asa­ya geien can ve dirilikse, ötelerden, aklın ermediği bir bölge­den gelen bir soluk, bir canlılıktı. Bu müşahhasın (somutun) karşısına çıkan mücerredin (soyutun) zaferi değil, fizik dünya müşahhaslığını aşan bir müşahhasın anıtıydı. Hazreti İsa'nın mucizelerinde de, kutsal ruhun tasarrufu, eşyanın üzerinde değil, doğrudan doğruya insanın, hatta bizzat peygamberin üzerinde oluyor veya görünüyordu. Onun babasız doğması, eocukken konuşması, ölüyü diriltmesi ve yücelere ağması, de­nilebilirse, hep kendi ruhu üzerinde kendine ve insanlığa ulaşan İlahî bağışların gerçekleştirdiği mucizelerdi.

Budizmi, bugünkü Batı Medeniyetinin tam zıddı saymak mümkündür görüntü açısından. Gözü, kulağı, şehvet duygu­sunu, giderek vücudu ve bütün duyguları iptal ede ede yokluk­taki büyük sükûnete ulaşma, Budizmin özlem hedefi gibi gö­rünüyor- Bir nevi, hakikat, bu yokluktaki büyük sükûnetin ta kendisi.Batı Medeniyetinde ise,tam tersine,gözü ve kulağı duyguları ve vücudu,onları saran ve sınırlayan fizik şartlarında mümkün olduğu kadar ilerisine,ama yine de fizik dünya içersinde ulaştırmak,daha çok hareket,daha çok izlenim,daha çok dış idraklerle donatmak söz konusudur. Ruh dünyasına Batıda en çok yaklaşan Kirkegaard felsefesi bile, eninde so­nunda yine de psikolojik realiteler çerçevesini aşmamaktadır.

Peygamberler Medeniyeti ise. ne doğunun yüce alemi gi­bi gösterilen Budizme ne de Batı Medeniyetinin bugünkü gö­rüntü devrimine benzer ve uyar. Fizik duygusunu da, yokluk duygusunu da en yoğun bir kompozisyonla peşinden sürükle­yen bir diriliş, ruhun dirilişi medeniyetidir Peygamberler Mede­niyeti. En olgun ve son şekliyle İslâm adını alan bu ilâhı me­deniyet, duygularımızı iptal etmez, fizik dünya idrakimizi ol­sun. yokluk idrakimizi olsun Allaha ulaşma yolunda kullanır. Yani insan kası, insan kafası, insan ruhu, bütün fiziği ve onun tam zıddı olan yokluğu da beraber sürükleyici gözle görülür, elle tutulur bir icaz, bir belagat kazanmıştır. Bir lirizm. İnsan­lığın memnunluğu içinde de, trajiği içinde de, mucize havasını, güvenini, doğurganlığını gerçekleştirme. Duygu da, eşya da, akıl ve insan ruhu da bu medeniyet içinde, adeta, öbür dün­yadan bu dünyaya vurmuş bir mucize ışığının etkisiyle ansızın anlam ve perspektif değiştiriyor.

Eşya ve insan, her yönden Allaha bakıyor bu medeniyette. Allahtan gelen rahmet ışığı insanın içini ve eşya dünyasını ilâhı bir siteye çeviriyor. Vahiy insan ruhunu Allahın kenti haline getiren esrarlı bir diriliş ışı­ğıdır. İslâm Medeniyeti, Kur’an'dan sızan bu İlâhî diriliş ışı­ğıyla her zaman canlı ve sağ. Bütün görüntü cambazlığıyla Ba­lı Medeniyeti ise O'nun önünde yapma ve ölü.
Devamını Oku »

Osmanlı'da, İslam'ın İnsan ve Devlet Anlayışı Hakimdi...

Osmanlı'da, İslam'ın İnsan ve Devlet Anlayışı Hakimdi...


Osmanlı İmparatorluğu adını verdikleri devletimizin asıl adı, Devlet-i Aliyye (Yüce Devlet) idi. Hiç bir zaman ne hedefleri ne yapısı itibariyle imparatorluk denebilirdi ona. Baştan sona her kuruluşunda islâm insanının devlet anlayışını gerçekleştirmek düşünce, inanç ve heyecanı görülüyordu. Müslümanları bir bayrak, bir devlet kanadı altında toplamıştı.


Batiya karşı, müslümanları doğrudan doğruya, Asya'yı da dolaylı olarak koruyan, tarihî, siyasî, askeri, sosyal bir çin şeddi idi. Yalnız maddî anlamda bir sed değildi, ayni zamanda manevi alanda da Kur’an-ı Kerimde anılan Zülkarneyn Şeddi gibiydi. Yüzyıllarca yukardan Rusların, Batıdan Avrupalıların, Doğudan İranlıların durmak bilmez saldırılarıyla yıkmak istedikleri bu devlet, üç kıtanın kavşak noktasında bütün dünyaya insanlık dersi veren, adaletin, merhametin, faziletin kalesi bir islâm ve bir ortadogu devletiydi. Ne zaman ki düşmanlarımız onu yıktı, o zaman, Ortadoğuya ve bütün islâm ülkelerine zillet yağdı; çirkef, bendi yıkılmış baraj sulan gibi boşandı üstümüze.


Yüce Devleti Avusturya imparatorluğu, Rus Çarlığı gibi günü geçmiş bir devlet sayarak Birinci Cihan Savaşında yıkılışını tabii görenler, basit fakat hain bir propagandanın zihnî kurbanı oluyorlar. Rus Çarlığı yıkıldı ama yerine daha korkunç bir komünizm imparatorluğu kuruldu. Avusturya-Macaristan imparatorluğunun yerini Almanya aldı. Ama Yüce Devletin yerini alan bir devlet kurulmadı. Daha doğrusu kurdurulmadı. İslam devletleri irili ufaklı lokmalar halinde batılıların intihasına terk edildi.

Sezai Karakoç,Sur Yazıları (3)

Devamını Oku »

Toplumların ve İnsanlığın Gerçek ve Yalancı Düşleri

Toplumların ve İnsanlığın Gerçek ve Yalancı DüşleriEvet, insanın yalancı düşü, gerçek düşü olduğu gibi toplumların ve insanlığın da yalancı ve gerçek düşleri vardır. İnsan özü ne kadar az bozulmuşsa, o kadar, düşünün gerçek olma ihtimali ve hakkı vardır, özü bozulmuş kişide de rüya adına o kadar çok fantezi, kaprisli hayaller, hezeyanlar, safsatalar, «ben» in kılık değiştirip şeytandan ödünç aldığı cübbe ile kendine kurtarıcı gibi döndüğü ruh serapları görülür.Ama, ruhunu gerçeğin örsünde döğe döğe pişmiş, doğruya gönül vermiş, iyiyle donanmış erdemli kişinin düşü bir düş değil, düşten fazla bir şeydir.. Gerçeğin öz halinde bu dirilişi, geleceğin güne mesajıdır. O üstün ruh ve gönül, geleceği vaktinden önce çekip içine alacağı olağanüstü bir güce ermiştir. Belki de gelecek zamanın gerçekleri de bu seçkin ve an ruhu böylece ziyaret etmek istemiştir.

Tabiî, gelecek zamanın bu vaktinden önce gelişi, getirilişi, bu olağan dışı ziyaret, bir nevi sembolik bir tören havası taşır. Şifre gibi, suret gibi, ibaret gibi. Toplum düşleri de böyle. Toplumun kafası ve ruhu ne kadar karışıksa, o kadar çok kâbus cinsinden, hezeyan türünden doktrinler, sistemler ortaya atılır, yıkıcı ve yıpratıcı tesirleriyle bu kurtarıcılık iddiasındaki teklifler, yalancı yanlarıyla bir vakit topluluğu oyalarlar; fakat gerçek hiçbir zaman aldanmaz ve aldatılamaz. Gün gelince o teklifler gerçeğin yüksek fırınında yanar, kül olur, ama hakikat özlü teklifler pırıl pırıl kalır. Veli üç rahibin cübbelerini birbirine dolayıp ateşe atmalarındaki sonuç gibi...

Ermiş kişilerin gördükleri düşlerin tıpı tıpına gerçek olması gibi, zaman zaman, Allah'ın bir lûtfu olarak, hakikata susamış insanlığa, baştan sona son hakikat düşü olan vahiy sistemleri bağışlanmıyor. Hakikat kahramanları olan peygamberlerin kalbine indirilen vahiy, mucize olarak, ilerde gerçekleşecek ilahi düzenin eksiksiz fazlasız ifadesidir. İlkin peygambere gerçek *düş halinde gelen vahiy, sonra bu başlangıç kaydından da sıyrılıp güneş gibi doğrudan doğruya geliyor.

Yani ilkin «gerçek fecir gibi «gerçek düş», sonra da güneşin doğuşu gibi, vahyin «Mutlak» söz ödevlisi olan melekten doğrudan doğruya alınışı, Şeytanın veya dehasını şeytana döndürmüş kâhinlerin, büyücülerin ve ruhunu şeytana satmış şairlerin sözleri, büyüleri ve işleri ise ne gerçek düş, ne vahiy etki ve gücündedir. Sahte bir benzerlik söz konusudur, o kadar. Yalancı fecir ve yalancı düş gibi.

İkiyüz yıldır ülkemiz ve İslâm dünyası, yalancı düşlerle gerçek düşün, yalancı fecirlerle gerçek fecrin, yalancı sistem ve doktrinlerle vahiy hakikatleri ve medeniyetinin, sahte ütopyalar, göz kamaştırıcı hayallerle boğulmak istenen hakikat ve idealin savaşını yaşıyor. Ruhumuz, kafamız ve kalbimiz bu savaşın kanlı alanı. Sınırlı da olsa alın yazımızın tanıdığı seçme özgürlüğü, bizde hangi tarafa bir meyil doğurursa o tarafın ağırlık kazanması çok mümkündür.

Kendimizi aldatmayarak, hakikata kavuşmanın çetinliğini bilerek ve bu çileyi göze alarak, yalancı vaat ve umutlara kapılmayarak, ruhumuzu, kafamızı ve kalbimizi yalancı medeniyet istilâsından sıyırıp hakikate döndürmek için olanca gücümüzü sarf ederek içinde bulunduğumuz bataklıktan sıyrılmanın ilk şartına erebiliriz. O zaman yalancı düşler ve yalana fecirler biter. Kalbimizde gerçek fecrin ışıklan belirir. Sonra da güneş doğar. Kalbimizin gerçek güneşi doğar.

Sezai Karakoç,Sur Yazıları (3)
Devamını Oku »

Modern Batı Teknolojisi

Modern Batı TeknolojisiModern Batı teknolojisi, sadece insanı işine yabancılaştıran bir yaşam biçimi yaratmamış, ayrıca bu teknolojiye sahip olanlara da, olmayanlara hükmetme gücü sunmuştur. Hayâl edilemeyecek düzeyde bilgi akışıyla beraber baskının gelişmiş formları, telefon, radyo, sinema, televizyon ve şimdi de internet ortaya çıktı. Söz konusu bilgi ve düşünce akışı İslâm dünyasından ve diğer Batı dışı kültürlerden Batı dünyasına ,hemen daima çok az bilgi aktarımını mümkün kılarken, akış hep ters yönde gerçekleşmiş ,bunun sonucunda da Batı-dışı kültürler daha önce hiç olmadığı kadar “yabancı” fikir, düşünce ve yaşam biçimi bombardımanı altında kalmıştır. Bu, sonuçları İslâm dünyası açısından son derece düşündürücü ve farklı seviyelerde ve alanlarda cereyan eden fenomenin sonuçları, dini pratiğe ve onun dünyaya gelecekte vereceği cevaba da ciddi biçimde etki edecektir.

Açıkça görülüyor ki İslâm toplumları, özellikle de gençliği, bitmeyen bir Batı malları ve özellikle de Amerikan pop kültürüyle hazcı (hedonist) Batı kültürünün bir çeşit saldırısına uğramıştır. Yeni medya artık Virgil Thompson’ın veya Leonard Bernstein’ın müziğini veya Amerikan balesini değil de, bir grup gencin fazlasıyla seksî danslarını sergilemektedir ki bu da dinin temel karakteristiği olarak ciddiyeti bilhassa vurgulayan Islâm açısından, toprağın yanlış işlenmesi anlamına gelmektedir.

Artık İslâm’a tehdit olarak Marx, Heidegger, Russell ve Sartre’dan çok, büyük şehirlerdeki gençlere hitap eden Michael Jackson ve Madonna’dan söz etmek durumundayız. Gençlerin isyan fikri, içki ve ilaç kullanımı, cinsel sapkınlıklar, kuşkusuz ki İslâm’ın öğretileriyle; Allah'ın kurallarına uyum, ailenin önemi, yaşlılara ve özellikle anne-babaya saygı, alkolden ve evlilik dışı cinsel ilişkiden kaçınma gibi ilkelerle taban tabana zıttır. Enerjilerinin çoğunu bu meselelere çözüm aramaya sarf eden Batı’daki Hristiyanlar ve Mûsevîler gibi, Islâm dünyası da pek yakın bir gelecekte aynı sorunlarla geniş ölçekte yüzleşecek gibi görünmektedir.

Pek çok insan, asıl tehdidin Batı felsefe ve ideolojisinden çok, gençler üzerinde etkili olan Batı yaşam biçiminden geldiğini iddia etmektedir. Biz de burada, her halde düşünsel ve felsefî faktörlerin önemini göz ardı etmeden, yaşam biçiminin ne denli önemli olduğunu vurgulamalıyız. Modernleşmiş Müslümanların ilk nesillerince benzeme ya da uyma düşüncesiyle benimsenen Batı yaşam ve giyiniş tarzı, İslâm dünyasında ciddi tartışma ve çatışmalara yol açmıştı. Modern iletişim araçlarının etkisiyle çok daha yaygın ve mütecaviz bir biçimde İslâm dünyasına nüfûz eden bu modern ve post-modern Batı kültürüne karşı tepkiler, gelecekte daha da çoğalacak gibi görünmektedir.



Seyyid Hüseyin Nasr,İslam ve Modern İnsanın Çıkmazı
Devamını Oku »

Gerçek İslâmî Edebiyat

Gerçek İslâmî EdebiyatGerçek İslâmî edebiyat, Franz Kafka veya en iyi biçimde Dostoyevskinin yazılarında gördüğümüz öznel edebiyat türünden bütünüyle farklıdır. Bunlar ve bunlar gibi daha başka yazarlar, kuşkusuz modern Batı edebiyatının en önemli simalarıdır; fakat daha pek çok batılı modern edebiyatçı gibi, hepsi de İslâm’ınkinden farklı, hattâ bütünüyle İslam’ın ruhuna aykırı bir bakış açışı taşımaktadırlar. İslâmî bakış açısına bira/ yakın olan eski Batılı edebiyatçılardan, bütünüyle Hrıstıyan olmalarına rağmen, çok yönlerden Müslüman yazarlara benzeyen Dante ve Goetheyi gösterebiliriz.

Son zamanlarda ortaya çıkanlar arasında ise, modern yazarların aksine içten bir Hristiyan olup, bu yüzden dünyaya İslâm’mkine nisbeten yakın bir gözle bakan T. S. Eliot'u anabiliriz.

Bu tür kişilerin eserlerinin tersi yönde giden psikolojik roman, nes-nel bir gerçeklik olarak Hakikati görebileceği bir ölçüden yoksun olduğu halde, insan nefsine nüfuz etme girişimi ve sahip olduğu biçimle Islâm'a bütünüyle yabancıdır. Marcel Proust, kuşkusuz Fransız dilinin büyük bir ustasıydı ve A la reeherehe du temps perdu (Kayıp Zamanın İzinde) adlı eseri, modern Fransız edebiyatına tutkun olanların büyük ilgisini çekmişti; ancak bu tür metinler, her ne olursa olsun, İslâmî edebiyat için bir model oluşturmaktan çok uzaktır.

Evet, bu türden edebiyat, Arapça ve Farsça yazan birtakım yazarlar için bir ‘ilhâm kaynağı' olmaya başlamıştır; İran’ın son dönem en ünlü edebi figürü olan ve Kafka'nın çok fazla etkisinde kalan Sadık Hîdayet’in psikolojik bir umutsuzluk içinde intihar etmesi ne kadar ilginçtir. Büyük bir edebî yetenekti Sadık Hidayet; fakat, İslâmî hayat akışından kopmuştu bir kez. Bugün, görüşlerine İran toplumundaki İslâmî öğeler kuşkusuz karşı çıkıyor. Ama, Batı toplumunun yaşadığı düzensizlikleri ve psikolojik sorunları, Müslümanların henüz karşı karşıya bulunmadıkları sorunları ele alan bu tür yazarlar, kendilerini tanıyıp, bu yem has talıklara tutulan Müslüman gençler arasında yavaş yavaş popüler hale gelmektedir

Bugün Müslüman dünyada gözlemlenen en kötü trajedilerden biri de, son zamanlarda bilerek Batı’nın hastalıklarını taklide yeltenen yeni bir insan tipinin ortaya çıkmış olmasıdır. Böyleleri, gerçekten bir bunalım içinde olmadıkları halde, modern görünmek hevesiyle kendilerini bunalıma itmeye çalışmaktadırlar. Fırtınalı ve bunalımlı bir ruhtan çıkıyormuş izlenimi verecek şiirler yazmaktadırlar; oysa, hiç de bir bunalım içinde değillerdir. Nihilist olmaktan kötü bir şey yoktur; fakat,Batı san'atının çöküşünü taklit etmek için, nihilist edebiyat ve san'at üretme çabasıyla nihilizm taklidi yapmak daha kötüdür.

Tanrı-tanımaz ve nihilist bir bakış açısının yanı sıra, İslâm dünyasında sanat ve edebiyat yoluyla yayılan psikoloji ve psikanaliz, İslâm karşısında bugün cidden büyük bir tehlike arz etmektedir; bu noktada yapılacak olan, geleneksel İslâmî psikoloji ve psikoterapiye dönmek ve edebiyat adına İslâm dünyasına giren bu kadar şeyin nesnel bir değerlendirmesini gerçekleştirmeye imkân verecek ölçüde özgül bir İslâmî edebiyat eleştiriciliği yaratmaktır.

Batı’dan gelen İslâm karşıtı psikolojik ve felsefî fikirlerin edebiyat kanalıyla İslâm dünyasına ne ölçüde sızdığını görmek için, çeşitli Orta Doğu kentlerinde üniversitelerin bulunduğu caddelerden şöyle bir geçivermek yeterlidir. Her tarafta, standlarda veya yerlerde yayılmış bulunan kitaplar içinde dinî eserler ve özellikle bir Kur’ân bulmak hâlâ mümkündür. Fakat, İslâmî dillerde, ‘edebiyat’ kılıfı içinde sunulan, Marksizm ve egzistansiyalizmden tutun da Batı pop kültürüyle ilgili kitaplara kadar, yığınla eser bulmak da mümkündür. Bunlara karşı verilmiş cevapları ve reddiyeleri içeren kitaplar da var kuşkusuz; çünkü, İslâm ve yaydığı manevî hava hâlâ canlılığını koruyor. Fakat bütün bu olgular, İslâm’ın karşısındaki tehlikenin büyüklüğünü göstermektedir.

 

Seyyid Hüseyin Nasr,İslam ve Modern İnsanın Çıkmazı
Devamını Oku »

Modern İnsanın Çıkmazı

Kuşkusuz doğrudur ki, Batılılar birbiri ardı sıra Batıyı silip süpüren hareketlerin derinlerde yatan köklerinden habersizdirler; ve yine doğrudur ki hiç kimse, İkinci Dünya Savaşandan sonra Hippi hareketi gibi bir hareketin Batıda böylesine yaygınlaşacağını kestiremezdi. Ve yine kimse postmodernizm gibi bir akımı öngöremezdi. Fakat modernleşmiş Müslümanlar bu akımların öylesine uzağındadırlar ki, bırakın hareketlerin köklerinin farkında olmayı, yayılma ve gelişmelerinden bile habersiz kalmakta; ama, bu hareketler sahnedeki merkezi yerlerini alınca da, ya şaşırıp kalmakta ya da yine kör bir teslimiyetin içme düşmektedirler.

Çevre kirliliği bunalımı söylediklerimize en güzel örnektir.

Müslümanlar, böyle bir sorunun varlığının bile farkında değillerken, Batı'da bu bunalımın yığınlarca insanın merkezi ilgi alanı haline gelmesine de beklemiş terdir. Ve şimdi de, acaba İslâm dünyasında kaç kişi, eğer insanlar alıp kullanacak olurlarsa, bu önemli sorunun muhtemel çözümü için bir anahtar sunabilecek doğayla ilgili son derece zengin İslâm geleneğinin ışığında düşünmektedir bu gerçekten nazik sorunu.

Batının İslam karşısındaki meydan okuyuşlarını daha somut bir biçimde incelemek için, bugün modern dünyada moda olup,İslam dünyasında da kültürel, hattâ dinî hayatını etkisi altına alan alan bazı izmleri örnek olarak ele alalım. Önce, isterseniz Marksizime veya daha genelde sosyalizme bakalım. Bugün, İslam dünyasının çoğu yörelerinde genellikle İslâm'a doğrudan saldırmıyorsa da, ekonomik ve sosyal faaliyetler bir yana, dini hayata bile dolaylı biçimde etki eden Marksizm hakkında pek çok şey söylenip atılmaktadır. İslam sonrasında genel olarak Marksizm veya sosyalizmden söz edenlerin çoğu pek çoğu toplumun zihinlerinde çözüm aradıkları kimi sorunlarına ilişkin olarak da kavramlardan söz etmektedir. Ne ki Markszmi veya kuramsal sosyalizim ciddi olarak bileni pek azdır.

Şu kadar üniverste çevrelerinde Marksizm'den söz eden yığınla genç Müslüman öğrenci var; ama, acaba kaçı ‘’ Das Kapitalı ‘’veya ikinci derecede önemli Marksist eserleri okumuştur; ya da kaçı Marksizm’i salt akıl düzleminde ciddi ciddi savunabilir diye sormaktan kendini alamıyor insan. Marksist hevesler genç Müslüman için, İslâm toplununum sorunlarını İslâmî açıdan ve kendi sosyal geleneklerinin çerçevesi içinde düşünmeği kabul etmemeleri noktasında bir özür olmaktadır yalnızca.

Benliğini parçalamak kendini bir 'aydın’ veya özgür "aydınlar grubu'nun, ama hangi tür- olursa olsun, tüm sorunlara yerleşik Marksist çözümleri önerip, başka başka topraklarda da, İslâm toplumunun sorunlarını, bir İslâm toplumu olduğu için daha yeni ve değişik bir biçimde düşünme sorumluluğunu akıl bile etmeden, bütünüyle farklı bir sosyo-kültürel çerçevede akıl yürüten bir aydınlar grubunun üyesi olarak görmek için bilinmeyen tüm içeriğiyle bu kara kutunun adını etiket olarak üzerine vuru-vermek yeterli gelmektedir. Ve sırf bu biçimde, Marksizm'in, içeriği tahkik edilmemiş bir paket veya her türde ağrıyı dindirecek bir aspirin olarak körü körüne peşinden koşmaktır ki, en kötü türde bir demogojiye ortam hazırlamaktadır.

Sorunları daha akla yatkın ve anlamlı bir biçimde tartışma yerine,adına Marksizm deniverilen şeyin etkisi altında kalanlar, sonunda, inanç hayatında yol açtığı apaçık zararlar bir yana toplumunun gençlerine dile gelmez zararlar veren anlamsız bir çatışma ve zihnî hır katılaşma doğuran kör ve düşüncesiz bir itaatin içine yuvarlanmaktadırlar,

Ne yazık ki, bugüne değin Müslüman yetkililerin diyalektik materyalizmin meydan okuyuşuna karşı çıkışları, İslam’ın geleneksel aklî bilimlerindeki zengin zihnî verilerden kaynaklanmak yerine, nedense hep aktarımsal (nakit) veya dinî bilimlerden kaynaklanmıştır. Ama, dinî kanıtlar ancak inanç sahibi olanlara sunulabilir, Kur’ân’ın yetkinliğini kabul etmeyen birinin düşüncelerine, hemen önce Kur’ân’dan bir sureyle karşı çıkmanın ne yararı olacaktır? Bu alanda ulemânın kaleme aldığı eserlerin çoğu, sağır kulaklara seslendikleri ve ele alınan konuda hiçbir etkinliği olmayan kanıtlar ileri sürdükleri için eleştirilebilir.

Onlar çoğunlukla dönüşmüş olana vaaz verme konumunda kalmaktadırlar. İslâm geleneğinin, modern Avrupa felsefesinden kaynaklanan her türlü akıma zihnî düzeyde bütünüyle karşı koyabilecek zenginliğe ve derinliğe sahip olduğunu düşündükçe, şu andaki durum ne kadar da üzüntü verici oluyor! Gerçekte, geleneksel hikmet karşısında, tam bir aldanmışlık içinde Göğü fethetmeye çıkmış kuru bir gürültüden başka nedir şu modern felsefe? Bugünün sözde sorunlarının pek çoğu, yanlış konmuş sorulara ve gerçekleri hiç bilmemeye dayanmaktadır; ve yalnızca geleneksel hikmetin, eski Babil’den Ortaçağlar Çin’ine kadar uzanan bir alanda, en evrensel ve en dallı budaklı bi-çimlerinden biriyle de İslâm’da ve on dört yüzyıllık hayatı süresince İslâm’ın ortaya koyduğu zengin zihnî gelenekte bulunan hikmetin çö-zebileceği niteliktedir.

Seyyid Hüseyin Nasr,İslam ve Modern İnsanın Çıkmazı
Devamını Oku »