Bediüzzaman ve Risâle-i Nur’u anlamak-1

Bediüzzaman ve Risâle-i Nur’u anlamak-1


19. ve 20. Yüzyıllar, günümüze kadar gelen süreçte, İslam Coğrafyası ve Orta Doğu açısından en talihsiz yüzyıllar olmuştur. Bu yüzyıllar, özellikle 93 Harbi'nden (1293/1877-78 Osmanlı-Rus Harbi) itibaren “Alem-i İslâmın Kışı” mesâbesindedir.

19. asırda Endonezya ve Hindistan'dan Mağrib'e kadar uzanan geniş İslam Coğrafyasında Batı Avrupalı denizci devletlerin hakimiyet tesis edip, sömürgeleştirme faaliyetlerini artırmaları, Batı Avrupa'nın yükselen gücü karşısında, İslam âleminin son siyasi temsilcisi olan Osmanlı Devletinin inkıraza yüz tutup dağılması, İslam Dünyasında ve Osmanlı Coğrafyasında 93 Harbinden itibaren hızlanan felaketler zinciri, bu dünyayı karanlık bir kış ortamına mahküm eder.

Bediüzzaman Said-i Kürdî / Nursî Hazretleri, tam da bu kış döneminde zuhur etmiş bir şahsiyet'tir:

“Ey yüzden tâ üç yüz seneden sonraki yüksek asrın arkasında gizlenmiş, sâkitâne benim sözümü dinleyen ve bir nazar-ı hafiyy-i gaybî ile beni temâşâ eden Said, Hamza, Ömer, Osman, Yusuf, Ahmed, v.s. size hitap ediyorum.
Tarih denilen mâzi derelerinden sizin yüksek istikbalinize uzanan telsiz telgrafla sizinle konuşuyorum. Ne yapayım, acele ettim, kışta geldim. Siz inşaallah cennet-âsâ bir baharda gelirsiniz. Şimdi ekilen nur tohumları zemininizde çiçek açacaklar. Sizden şunu rica ederim ki, mâzi kıt'asına geçmek için geldiğiniz vakit mezarıma uğrayınız. O çiçeklerin birkaç tanesini, mezartaşı denilen, kemiklerimi misafir eden toprağın kapıcısının başına takınız.” (Bediüzzaman, Emirdağ Lahikası, Shf.343-344)

Bediüzzaman Hazretleri, yukarıdaki alıntıda ifade ettiği üzere, İslam Dünyası'nın kışı mesabesinde bir dönemde dünyaya gelip yaşamıştır. 93 Harbi yıllarında Bitlis-Hizan'ın Nors/Nurs karyesinde dünyaya gelen Üstad, daha çocukluk yıllarından başlayarak dağdağalı bir muhitte yetişti. Parlak zekâsı ve dehası, hızlı ve verimli bir tahsil hayatı, geçit vermez/sarp Kürdistan dağlarının tabii hayatı ile imtizaç etmiş haşin fıtratı ve buna muvazi iman salâbeti ve dinamizmi, irfan hayatına olan meyli ve kurucu/inşâ edici bir şahsiyet olarak temayüz etti. Mardin'de başlayan gayet fırtınalı ictimâî ve siyasi hayatı; Birinci Cihan Harbinin zuhuru ve esaret dönemi ile sona erer.

Bediüzzaman; bu esaret hayatında, kendini uzlet, ibadet ve nefsini muhasebeye verir. Burada iken önceki hayatını sıkı bir muhasebeye tâbi tutar. Bu dönem, Bediüzzaman''ın maceralı-siyasi hayatı bırakıp,manevi kemalata, Ma'rifetulllah hayatına yönelmesinin, dahası İkinci Said devresinin başlangıcını teşkil eder. Burada uzlette iken yaşadığı istihâle-i ruhiye ve muhasebe neticesinde, bu esaretten kurtulduğu takdirde kendini uzlet ve ibadet hayatına vakfedeceğine dair söz verir. (Bediüzzaman, bu sözünü 1923 Mayısında Van''a gidip uzlete-ibadet''e çekildiği zaman yerine getirmiş olur.)

Kosturama'daki esaret hayatında geçmiş hayatını muhasebeye tâbi tutan Bedüzzaman, istihale-i ruhiye ile uzlete çekilmeyi arzu eder. 1922 sonları ve 1923 başlarında, Ankara''da gördüğü tablo, hem bakış açısı hem de idealleri açısından hiç de iç açıcı ve ümit verici değildir. Meşrutiyyet dönemindeki fırtınalı ictimâî ve siyasi hayatı içersinde, idealleri ve projeleri ile ön planda olan Üstad; Birinci Dünya Harbi''ni, İslam medeniyetinin son temsilcisi olan bir imparatorluğun tümüyle dağılmasını müşahede eder. İstanbul''da İngiliz işgaline şiddetle karşı çıkarak “Hutuvât-ı Sitte”yi neşreden Bediüzzaman'ı Ankara''da müşahede ettiği tablo hayal kırıklığına uğratır. Nitekim Ankara''da iken, özellikle Ankara Kalesi''nde tefekküre dalan Üstad, bunu zerrelerine kadar hisseder.

Kendisini tam da bu karanlık kış ortamında bulan Üstad Bediüzzaman tüm temel dini kurumları kökünden sarsan bu etkinin nihayet, ferdi cihetten en son kale olan iman kalesini de, o müstahkemi de temelden tehdit ettiğini açıkça görür. İnkarcılığa ve Tanrı-tanımazlığa dayanan pozitivist ve kaba materyalist felsefe ve düşünce akımlarının artık her yeri kaplar mahiyete geldiğini fark eder. Özellikle, 19. Yüzyıl››ın ikinci yarısından itibaren batılılaşan- sekülerleşen maârif sistemi, bu yöndeki tercüme hareketleri, Louis Büchner''in “Madde Ve Kuvvet”, Dozy''nin ''İslâm Tarihi'' gibi eserlerinin tercümeleri ile zirveye çıkan bu etkinin bir kadro hareketi olarak galip geldiğini gözlemler: “Maatteessüf, o dinsizlik fikri, hem inkişâf etti, hem kuvvet buldu. (Yirmiüçüncü Lem''a, Tabiat Risalesi)

Daha önce ictimâi reçeteler mahiyetinde olan, ''Münazarât'' başta olmak üzere, bir kısım önemli eserlerinde gerçekleştirmek istediği projeler bir yana, bu medeniyetin en temel yapı taşlarının bile çözülmüş olduğunu, son kale olan imanı tehdit eden ontolojik temel sorunu fark eder: “ Bin üçyüz otuz sekizde bundan oniki sene evvel Ankara''ya gittim. İslâm ordusunun Yunan''a galebesinden neş''e alan ehl-i imânın kuvvetli efkârı içinde gâyet müdhiş bir zındıka fikri(nin), içine girmek ve bozmak ve zehirlendirmek için dessâsane çalıştığını gördüm. Eyvâh! dedim. Bu ejderha imânın erkânına ilişecek.” (23. Lem''a, Tabiat Risalesi)

 

Müfid Yüksel
Devamını Oku »

Cemil Meriç ve İmam-ı Gazali








İnsan okudukça neler öğreniyor. Yıllarca merhum Cemil Meriç’in yanında bulundum. Kendisine koca koca kitaplar okudum. Mesela Şehbenderzade Filibeli Ahmet Hilmi’nin o meşhur eserini –ki yedi yüz sayfadan fazladır – kıraat ettim. Özel sohbetlerini büyük bir zevkle dinledim. Sert bir üslupla yaptığı eleştirilere kulak verirken yeni yeni bilgilere ulaştım. Merhum, hem batı kültürüne, hem doğu irfanına aşina idi. Bu arada belirteyim ki, “kültür” kelimesinden pek hoşlanmadığı için ciddi ciddi tenkit ederdi. Ona göre “irfan” daha geniş kapsamlı, daha sıcak ve yerli bir kavramdı. Nitekim eserlerinden birinin adı da “Kültürden İrfana”dır.

Cemil Meriç’in kitaplarını okuyanlar veya sohbetlerini dinlemiş olanlar onun İbn-i Haldun, Ahmet Cevdet Paşa, Tunuslu Hayrettin Paşa, Ahmet Mithat Efendi gibi kalem erbabına büyük bir hayranlık duyduğunu bilirler. Mesela, İbn-i Haldun için “kendi semasında tek yıldız” derdi. Nesirdeki üstadlarının Sinan Paşa ve Ahmet Cevdet Paşa olduğunu söylerdi. Hace-i Evvel Ahmet Mithat Efendi’nin ne büyük bir tecessüse sahip olduğunu her fırsatta söylerdi. Son yıllarında bu zevat-ı kirama Said Nursi merhum da katılmıştı. İtiraf edeyim ki İmam-ı Gazali hazretlerine duyduğu ilgiyi ben de bilmiyordum. O kadar zaman yanında bulunduğum halde, bu konu hakkında tek bir cümlesine rastlamadım. Otuz yıl sonra okuduğum bir röportajdan, Cemil Meriç’in aynı zamanda Gazali’yi de keşfetmiş olduğunu öğrendim. Merakınızı şöyle gidereyim:

Kadim dostum Ekrem Kızıltaş’ın 1984 yılında Cemil Meriç’le yaptığı mülakat “Dil ve Edebiyat” dergisinin Şubat sayısında bu kadar uzun bir aradan sonra bir kere daha yayımlandı. “Cemil Meriç ile Lisan Meselesi ve Aydınlar Üzerine” başlığıyla neşredilen bu mülakatı büyük bir zevkle okudum. Arkadaşımızın üstada yönelttiği bir soru da şöyle: “Yeni yetişen nesle, okumada ne gibi bir yol takip etmelerini ve öncelikle hangi kitapları okumalarını tavsiye edersiniz?”

Cemil Meriç, ne tavsiye edebilirim ki, tavsiye edebileceğim kitapların yüzde doksanı tercüme, tercümelerin de yüzde doksan dokuzu berbat deyip acı bir gerçeği dile getirdikten sonra irfan açısından belli bir yere gelmek isteyen gençlerin lisan öğrenmelerini ve kendilerini iyi yetiştirmelerini istiyor. Yani, suyu kaynağından içiniz diyor. Doğru söylüyor. Maalesef tercüme edilen kitaplar, kötü tercüme edildikleri, dil keşmekeşine maruz kaldıkları için okunmuyorlar. Böylece o kıymetli eserler bir nev’i katledilmiş oluyor. “Mütercim katildir!” sözü, işte bu faciaya, dil faciasına işaret ediyor. Yıllar önceydi. Kayıhan Yayınevi’nin sahibi merhum Burhaneddin Kayıhan, bir gün bana basılmadan önce redaksiyonunu yapmam için bir dosya verdi. Bu, Hazreti Ömer hakkında tercüme bir kitaptı. Doğrusu, ilk başta, İslamın ikinci büyük halifesi hakkında – redaksiyon maksadıyla da olsa – böyle koca bir kitap okuyacağım diye sevindim. Eyvah, daha birkaç sayfa okur okumaz sevincim kursağımda kaldı. Çünkü, mütercim son derece bozuk bir tercüme ile hazırlamış. Burhaneddin Bey’e, bütün sayfaları kırmızıya boyasam bile yine düzeltemeyeceğim, eseri yeniden yazmak gerekir dedim. Mütercimi razı olursa ben bunu yapabilirim, diye ilave ettim. “Uyanış Devirlerinde Tercümenin Rolü”nden bihaber mütercim bu teklifi: “Benim cümlelerime kimse dokunamaz!” efelenmesiyle kabul etmedi. Böylece ben de büyük bir sıkıntıdan kurtulmuş oldum.

İşte Cemil Meriç, bu bozuk ve kötü tercüme furyasına ne yazık ki, Gazali’nin de kurban edildiğini belirtiyor, dolayısıyla irfan dünyamıza beklenen faydayı verememiştir, diyor. Ona göre böyle yetersiz çeviriler, müellifin hakkıyla anlaşılmasına ve istifade edilmesine engeldir. Sadece Gazali mi, İbn-i Haldun da aynı akıbete uğramıştır. Gazali’nin eserlerinin başına gelenler, “Mukaddime” nin de başına gelmiştir. Cemil Meriç, sözün burasında “Tercüme edilen, sadeleştirilen kitaplar ne dereceye kadar aslını aksettirebilir?” diye sorduktan sonra, acı bir gerçeği dile getiriyor, işte bu yüzden gençlerimize tavsiye edebileceğim on kitap bulabileceğimi zannetmiyorum, diyor.

Tercüme hastalığına böyle bir teşhis koyan Meriç, yeri gelmişken ilginç bir noktaya daha değineyim deyip, sözü halkımızın Gazali hayranlığına getiriyor. Tercümedeki bütün bu olumsuzluklara rağmen Büyük İmam’a, büyük bir muhabbet duyulmaktadır. Acaba bu sevginin kaynağı nedir? Mesela her türlü reklam vasıtasıyla desteklenmesine rağmen Charles Darwin’in tercüme edilen kitabı 250 adet bile satılmıyor ama Gazali 250.000 satabiliyor. Burada araya girip ben de bir ilavede bulunayım. Bugün Hazretin eserleri çok daha fazla satılıyor. Neredeyse “İhya”nın ve “Kimya”nın girmediği ev kalmadı. Aynı oranda okunup okunmadığı başka bir yazının konusu olduğu için onu geçiyorum. Eğer okunmuyorsa sebeplerinden biri de – yukarıda da belirttiğim gibi – kötü tercümelerdir.

Yine Cemil Meriç’e dönecek olursak, sözü tekrar ilgi ve alaka meselesine getiriyor, Darwin ve benzeri yazarların kitaplarının tutması için bütün yollar denendi. Akla gelen her şey yapıldı. Okullara sokuldu, klasikler arasında basıldı. Ama bir Gazali’nin binde biri kadar bile ilgi görmedi. Bu nedendir acaba, sorusunu bir kez daha kendi kendine soruyor. Merak etmeyin, cevabını da yine kendi veriyor: “Gazali Huccetü’l-İslam’dır. Bir çok meselede son mercidir. Müphem de olsa bu özelliği toplumun şuur altına sinmiştir.”diyor.

Evet, Gazali, hem “Huccetü’l İslam”dır, hem “Zeynü’d-Din”dir. Yani dinin hem delili hem zinetidir, süsüdür. Delilden, zinetten kim hoşlanmaz. Bu millet, bu sırrı keşfettiği için onu baş tacı ediyor.

Sevmeyenleri mi sordunuz? İsterseniz bu sevimsiz konuya hiç girmeyelim.

Dursun Gürlek



Devamını Oku »

Merhamet

MerhametMerhamete gelince, manevî bir erdem olarak o, bugün egemen bulunan nicel ve materyalist acıma değildir. Birçok kimse, Allah'a karşı bir saygı tavır olmaksızın, insanlara kar­şı merhametli görünmek ister. Böylece merhamet konusu olan insan, yalnız maddî ihtiyaçları göz önüne alınan, güzel­lik ve aşk gibi daha derin gereksinmeleri ihmal edilen veya gereksiz şeyler türüne indirgenen iki ayaklı bir hayvandır. Manevî merhametle, ermişlerin merhameti ile insanı son tah­lilde hayvan düzeyine indirgeyen ve kelimenin gerçek anla­mıyla onu himayeden yoksun bırakırken kendisine yiyecek ve giyecek sağlamaktan ibaret kalan hümanist ve materyalist acıma arasında hiçbir ortak ölçü yoktur. O merhamet, insana nasıl yürüyeceğini öğretir, fakat nereye gideceğini kendisine gösterecek bilgiyi vermez.

 

Seyyid Hüseyin Nasr,İdealler ve Gerçekler
Devamını Oku »

Şeriat'in Her Emri Manevî Anlama Sahiptir

Şeriat'in Her Emri Manevî Anlama Sahiptir..Yalnız cihâd değil, Şeriat'in her emri bir iç manevî anlama sahiptir. Salât, unutkanlık rüyasından uyanmayı ve Allâh'ı her zaman anmayı ifade eder. Oruç, insanın ihtiraslı kişiliğin­de ölmesi ve arılıkta doğmasıdır. Hac, kendi varlığının dışın­dan merkezine doğru yolculuk demektir, zira birçok Sufî'nin dediği gibi kalb manevî Kâbe'dir. Zekât da ruhî cömertlik ve soyluluğu ifade eder. Bu iç anlam Şeriat'in dış öğretilerini reddetmez, onun manevî amacını bütünler ve tamamlar, işte bu yüzden Şeriat, manevî hayat için zorunlu ve yeterli temel­dir. Her insanın, müslüman olmak için, Şeriat'i kabul etmesi gerekir.

Ve İslâm'da en yüce manevî saray, ki en büyük bilge ve ermişlerinkidir.Şeriat'in sağlam temelleri üzerine kurul-muştur. İnsan Şeriat'e uymaksızın manevî hayata talib ola­maz...

Geçen çağda bazı modernistler, modem uygulamaları hukuk'a sokmak ve Şeriat'in fonksiyonunu kişisel hayatla sı­nırlandırmak amacıyla Şeriat'i değiştirmeye, ictihâd kapısını yeniden açmağa çaba gösterdiler. Bütün bu eğilimler, dünya­ya karşı belli bir manevî zaaf durumundan ve dünyaya tes­lim olmaktan doğmuştur. Böyle bir anlayışa kapılanlar, Şeriat'i "zaman"a, yani insanın kapris ve arzularına ve "zaman"ı oluşturan insanın her zaman değişen tabiatına uydurmak is­terler. Onlar Şeriat'in topluma değil, toplumun Şeriat'e uyma­sı gerektiğini kavrayamamadadırlar. Daha önce ictihâd ya­panların İslâm'ın yararını dünyanın üstünde tutan ve onun ilkelerini maslahatçılığa feda etmeyen takva sahibi müslümanlar olduklarını anlamıyorlar.

İslâm perspektifinde Allah Şeriat' i, insana kendisini ve toplumunu ıslah etsin diye vahyetmiştir. Reforma muhtaç olan insandır, Allah'ın vahyettiği din değil. Şeriat'in dünyada varlığı, Allah'ın mahlukâta olan merhameti nedeniyledir. Al­lah uymaları ve onunla hem bu dünyada hem öte dünyada mutluluğu elde etmeleri için tüm hayatı kuşatan bir Yasa göndermiştir. Şeriat, böylece kişi ve toplum için bir idealdir. O, insanın her davranışına bir anlam verir ve insan hayatım bütünler. Şeriat mükemmel toplumsal ve kişisel hayatın ölçü­sü ve ruhun çevreden Merkez'e doğru uçuşu için kaçınılmaz dayanaktır. Şeriat e uygun biçimde yaşamak, İlâhî irade'ye, Allah'ın insan için dilediği ölçüye göre yaşamaktır.

 

Seyyid Hüseyin Nasr,İdealler ve Gerçekler
Devamını Oku »

İslam-i Bakış Açısına Göre Kadın-Erkek

İslam-i Bakış Açısına Göre Kadın-Erkekİslâm bakış açısına göre erkek ve kadınların eşitlik sorunu anlamsızdır. Bu, bir gül ile bir yaseminin eşitliğini tartışmaya benzer. Bunların her biri kendine özgü renk, koku, biçim ve güzelliğe sahiptir. Erkek ve kadın benzer değildir; her birisi kendine Özgü çizgi ve özellikler taşır. Kadın erkeğe eşit değil, hele erkek kadına hiç eşit değildir. İslâm onların toplumdaki rollerini rakip değil birbirini tamamlayıcı olarak tanımlar. Her birisi kendi bünye ve tabiatına uygun özel görev ve fonksiyonlara sahiptir.

Erkek, birçok önemli görevler yüklenmesi karşılığında, sosyal otorite ve hareketlilik gibi bazı ayrıcalıklara sahiptir. O, her şeyden önce ailenin tüm ekonomik sorumluluğunu yüklenmiştir. Ailenin tümüyle geçimini sağlamak, eşi - ki ekonomik yönden bütünüyle bağımsızdır, zengin bile olsa erkeğin görevidir. Geleneksel İslâm toplumunda, kadının kendi hayatını kazanma endişesi yoktur. Baba veya kocası olmasa bile, sosyal ve ekonomik baskılardan sığınacağı ve içinde kendine bir yer bulabileceği daha geniş bir aile yapısı her zaman mevcuttu. Bu geniş aile sistemi içinde, bir erkek Çoğu zaman yalnız kendi eşinin değil, annesinin, kızkardeşinin, teyzelerinin, eşinin ailesi ve hatta bazen yeğenler ve dahi uzak akrabalarının da ihtiyaçlarını karşılar. Böylece, kent hayatında ne pahasına olursa olsun bir iş bulmak ve hayatın ekonomik sıkıntılarım yüklenmek zorunluluğu kadınların omuzundan kalkmıştır. Kırsal kesimlere gelince, ailenin kendisi ekonomik birimdir ve iş geniş anlamıyla aile veya kabile birimi tarafından beraber yerine getirilir.

İkinci olarak, kadın kendisi için bir koca aramak zorunda değildir. Müstakbel bir eş seçmek umuduyla binbir plan kurmak ve güzelliğini sergilemek zorunda değildir. Müslüman kadın, bir koca bulmak zorunda olmanın ve tam zamanında yeterli girişimde bulunulmayınca fırsatı kaçırmanın korkunç kaygısını bilmez. O, kendi yaradılışına daha bağlı kalma imkânına sahip olarak, evinde oturup uygun bir eş bekleme cüretini gösterebilir. Bundan genellikle, dinî görev duygusuna, ailenin devamlılığına ve iki taraf arasında sosyal uygunluğa dayanan daha kalıcı ve çoğu kez sürekli ilişkilere götürmeyen anlık duygulara dayalı evliliklerden daha ender olarak boşanmayla sonuçlanan bir evlilik meydana gelir.

Üçüncü olarak, bazı nadir durumlarda kadın savaşçıları görmek mümkünse de, müslüman kadın doğrudan siyasal ve askerî sorumluluklardan muaf tutulmuştur. Bu nokta bazı kimselere bir yoksun bırakış gibi görünebilir, fakat kadın yaradılışının gerçek ihtiyaçları ışığında bu gibi görevlerin çoğu kadınlara pek ağır geldiğini görmek zor değildir. Sanki iki yaradılış arasında fark yokmuş gibi eşitlikçi bir yöntemle kadın ve erkeği aynı düzleme koymaya çaba gösteren modem toplumlarda bile, kadınlar olağanüstü durumlar dışında askerlik görevinden muaf tutulmaktadır.

Kadın da elde ettiği bu ayrıcalıklara karşılık, en önemlisi ailesi için bir yuva kurmak ve uygun bir biçimde çocuklarını yetiştirmek olan bazı sorumluluklar taşır. Kadın, bir kraliçe gibi yuvasında egemen olup müslüman koca bir anlamda evde eşinin konuğudur, içinde yaşadığı yuva ve geniş aile yapısı, müslüman kadının dünyasıdır. Ondan kopmak, dünyadan kopmaya veya ölüme benzer. Ona kendisini gerçekleştirme ve temel ihtiyaçlarım karşılamanın azamî imkânlarım verecek tarzda kurulan bu geniş aile yapısı içinde, kadın kendi varlığının anlamını bulur.

Şeriat böylece kadın ve erkeğin rollerini, onların birbirini bütünleyen tabiatlarına uygun biçimde tasarlar. O, erkeğe, ağır sorumluluklar yüklenmek ve ailesini bütün sosyal, ekonomik ve diğer güç ve baskılara karşı korumakla ödediği, sosyal ve siyasal otorite ve faaliyet ayrıcalığını vermiştir. Erkek, her ne kadar genel anlamda dünyada bir yönetici ve ailesi içinde bir imam ise de, yuvasında eşinin bu alanda hakimiyetini tanıyan ve ona saygı gösteren birisi olarak hareket eder. Karşılıklı anlayışla ve Allah'ın her birinin omuzlarına yüklemiş olduğu sorumlulukları yerine getirmekle, müslüman kadın ve erkek, özel hayatlarını gerçekleştirebilir ve İslâm toplumunun temel yapısını oluşturan sağlam bir aile birimi meydana getirebilirler.

 

Seyyid Hüseyin Nasr,İdealler ve Gerçekler
Devamını Oku »

Sünnet Olmadan Kuran'ı Kerim'in Büyük Kısmı Kapalı Bir Kitap Olarak Kalacaktır

Hadîs ve Sünnet Olmadan Kuran'ı Kerim'in Büyük Kısmı Kapalı Bir Kitap Olarak Kalacaktır

Hadis ve Sünnet vasıtasıyla müslümanlar,Hz. Peygamberi ve Kur'an'ın mesajını tanıyabilirler. Hadîs olmazsa Kur'an'ın büyük bir kısmı kapalı bir kitap olarak kalacaktır. Kur'an bize namaz kılmayı söylüyor ama, Peygamber Sünneti olmadan nasıl namaz kılınacağını bilemeyiz. İslâm'ın merkezi ibadeti olan günlük namazlar gibi temel bir pratiğin ifası, Peygamber tatbikatının kılavuzluğu olmasa mümkün olmayacaktır.

Bu, hayatın diğer binbir türlü durumu için de aynıdır; öyle ki Kur'an ile Allah'ın onu kendisine vahyetmek ve insanlığa yorumlamak için seçtiği Peygamber'in söz ve uygulamaları arasındaki hayatî bağa dikkati çekmek hemen hemen lüzumsuzdur.

Seyyid Hüseyin Nasr,İdealler ve Gerçekler
Devamını Oku »

Hadis Literatürü

Hadis LiteratürüHadîs literatürü...aynı zamanda Kur'an'ın bir yorumu ve öğretilerinin bir tamamla­yıcısı olan hikmetin abidevî bir hâzinesidir. Nebevî sözler saf metafizikten sofra adabına kadar her alanı ilgilendirir.

Onlar arasında, Hz. Peygamberin sıkıntılı zamanlarda, bir elçi ka­bulünde, bir tutsağı karşılamasında, ailesiyle münasebetinde ve insanın ailevi, sosyal ekonomik ve siyasal hayatıyla ilgili hemen hemen diğer bütün durumlarda söylediği sözler bulu­nur. İlave olarak, bu literatürde birçok metafizik, kozmoloji, ahiret ve manevi hayatla ilgili meseleler de ele alınmıştır. Kendi bütünlükleri içinde Hadis ve nebevi Sünnet, sıkıca ba­ğıntılı bulunduktan kurandan sonra İslâm toplumunun sa­hip olduğu en değerli kılavuzluk kaynağını ve Kur'anla bir­likte tüm Islami hayat ve düşüncenin menbaını oluşturur.

Tüm Islâmî yapının bu temel yönüne karşı, Batılı müsteşriklerrin etkin bîr ekolu tarafından yakın yıllarda sert bir saldırıda bulunuldu. İslâm'a karşı hiçbir saldın, bizzat Is­lâm esaslanın baltalayan ve etkileri maddî alandaki bir teca­vüzün yapacağından daha tehlikeli olan bir saldırıdan daha Hain ve sinsi olamaz.  Hadîs eleştiricileri, bilimsel olma iddi­asıyla ve bütün dini gerçekleri tarihî olaylara indirgeyen meşhur -rezil demek gerekecekti— tarihî metodu uygulayarak bu literatürün Hz. Peygamberden gelmeyip daha sonraki nesiller tarafından '"uydurulduğu'' sonucuna var­maktadırlar.Bu saldırıların çoğunda sunulan bilimsel görü­nüşün ardında yatan şey, Islâm'ın Îlâhî bir vahiy olmadığı şeklindeki a priori iddiaadır.

Eğer Islâm İlâhî bir vahiy değilse, VII asr. Arap toplumunda mevcut faktörler arasında can» varlığına bir izah aramak gerekir. Mademki Bedevi bir toplum herhangi bir metafizik bilgiye sahip olamaz, İlahi söz veya Logos üzerine varlığın en yüce mevkii ve Evrenin yapısı üzerine bilgi sahibi olması mümkün değildir,o halde hadis litaretüründe bu meselelerle ilgili her şey,sonuç olarak sonradan eklenmiş olmalıdır.Eğer hadis eleşticileri sadece Hz Peygamberin bir peygamber  olduğunu kabul etmiş olsalardı artık hadislerin ana kitlesine karşı bilimsel geçerliliği olan herhangi bir delil kalmayacaktı.Fakat onların,hadis literatüründe diğer dinlerin doktrinlerine benzeyen veya Batıni meselelerle ılgiii her şeyi sonradan uydurulmuş mülahaza etmek zorunda kalmalarına yol açan şey,kesinlikle,kabul etmediklerin bir husustur.

Şüpheli birçok Hadîsin bulundugunda elbet kuşku yoktur.. Fakat bizzat Islâm hadîs bilginleri, hadis metinlerini (iu mul-cerh) ve içinde hadîslerin söylendiği şartlar ile peygam­ber sözlerinin nakil zincirlerinin geçerliliğini (ilmü'd-dirâye) kontrol için dakik bir ilim geliştirdiler. Onlar, hiçbir modern âlimin üstesinden gelmeyi umamayacağı bir tarzda sözleri elekten geçirdiler ve söz konusu faktörlerin detaylı bilgisiyle karşılaştırdılar. Bu yolla bazı sözler kabul edilmiş, diğer bazı­ları da şüpheli kaynaktan geldiklerinden veya tamamen gay- rı mevsuk olduklarından reddedilmiştir.

Hadîs toplayanlar gerçekten insanların en müttakî ve en inançlılarıydılar ve ha­dîs bulmak için çoğu zaman Orta Asya'dan Medine'ye, Irak veya Suriye'ye seyahat ederlerdi. Tüm Islâm tarihi boyunca, din âlimlerinin en dindar ve zâhidleri Hadîs bilginleri (mu- haddisûrı) olmuştur ve bir şahsın bu alanda otorite olarak ta­nınması için toplumun güveni ile takva derecesinin gerekli oluşu nedeniyle, din âlimlerinin tüm farklı sınıflan arasında bu bilginler daima bir azınlık teşkil etmişlerdir.

Gerçekte, modern Hadîs eleştiricilerinin kendi sözde tari­hî metodlarını uygularken kavramadıkları şey, bugün birçok bilimsel ortamda hüküm süren bilinemezci (agnostik) zihniyet tarzını geleneksel Islâm hadîs bilgininin zihniyetinde tasav­vur etmiş olmalarıdır. Onlar sanıyorlar ki, dinî meseleleri, Hz. Peygamber'in sözlerini "uydurmaya" veya büyük bir iti­na göstermeden onları hadîsler bütününe katmaya imkân ve­recek böyle "kayıtsız" bir tarzda ele almak, o hadîs bilgini için de mümkündür. Onlar, geçmiş çağların insanları ve özel­likle din bilginleri için,

Cehennem ateşinin soyut bir düşünce değil somut bir gerçek olduğunu kavrayamıyorlar. O bilgin­ler, günümüz insanlarının çoğunun güçlükle tasavvur edebi­lecekleri bir tarzda Allah'dan korkuyorlardı ve Cennet ve Ce­hennem alternatifini her şeyin en gerçeği kabul eden bir an­layışla onların Peygamber sözlerini uydurmanın affedilmez günahını işleyebileceklerini düşünmek psikolojik olarak saç­madır. Tarih içinde bir sapaklık (anomali) olan modern man- taliteyi, insanın dinî bir dünya içinde yaşadığı ve düşündüğü, hayatı dinî değerlerin belirlediği ve insanların evvelâ ve herşeyden önce kendilerine düşen en önemli görevi ifaya, yani ruhlarını kurtarmaya çalıştıkları bir döneme yansıtmak­tan daha az bilimsel bir şey olamaz.

Uydurulmuş sözlerin ikinci asırda ortaya çıktığını ve üçün­cü asırda hadîs toplayanların bunları iyi niyetle Peygamber sözleri olarak kabul ettiklerini iddia eden Hadîs eleştiricilerine de aynı cevap verilebilir. Hz. Peygamber'in Sünneti ve sözleri ilk nesil ile hemen onu takibeden nesil üzerinde öyle de­rin bir iz bırakmıştı ki, yeni sözler ve esasen önceden konmuş kuralların düzenlediği dinî konularda yeni usul ve hareket tarzı uydurmak hemen toplumun muhalefetiyle karşılaşa­caktı. Bu, tüm dinî hayatın devamlılığı ve İslâm strüktüründe gerçekte hiç farkedilmeyen bir kopuş anlamına gelmiş olacaktı. Üstelik, Şiîlik'de sözleri Hadîs koleksiyonunda yer alan ve bizzat kendileri Peygamber sözlerinin en güvenilir nakil zincirleri olan İmamlar, III. İslâm asrından sonra, yani meşhur Hadîs mecmualarının toplandığı dönemden sonra ya­şadılar.

Öyle ki, modern münekkidlerin Hadîs "uydurmacılı­ğı" dönemi olarak gösterdikleri döneme köprü oklular. İmamların bizzat varlığı, gerçekte, Hadîs literatürünün mev- sukiyetine karşı ileri sürülen ve yalnız şüpheli ve sahte sözle­ri değil, İslâm toplumunun başlangıçtan beri üzerinde biçim­lendiği ve yaşadığı Hadîs külliyatını da hedef alan delillerin yanlışlığına fazladan bir kanıttır.

Bu Hadîs eleştirisindeki köklü tehlike, böylesi delillerin etkisi altında Hadîs külliyâtının Hz. Peygamber7in sözü olma­dığı ve dolayısıyla Onun otoritesini taşımadıkları yolundaki Öldürücü çapta tehlikeli sonucu kabul eden müslümanların gözünde hadîslerin değerini düşürmede yatmaktadır. Bu yolla, İlâhî Yasa'nın temellerinden biri ve manevî hayat kıla­vuzluğunun hayatî bir kaynağı yıkılmış olur. Bu, İslâm yapı­sının dayandığı temelin çökmesi gibi bir şeydir.

Bu durumda artık Hz. Peygamberin yardımı olmadan anlaşılması ve yo­rumlanması çok ileri bir seviye arzeden Kurban yalnız kal­maktadır. Kendi hallerine kalınca insanlar çoğu durumlarda Kutsal Kitap'ı kendi sınırlı kabiliyetleri çerçevesinde anlaya­caklarından, İslam toplumunun tüm mütecanisimi ve Kur'an ile İslâm'ın öngördüğü dinî yaşayış arasındaki ahenk bozula­caktır. Pek az problem, şimdi müslümanlar arasında bazı çö­mezleri de bulunan modern Batılı eleştiricilerin Hadîs litera­türüne karşı ileri sürdükleri ithamlara karşı ehliyetli müslü- man âlimler tarafından bilimsel —fakat muhakkak "bilimci" değil— bir tarzda kaleme alınmış bir cevaba ve İslâm toplu- munu kaçınılmaz bir aksiyona çağırmaktadır.

Dinî bakış açı­sını terkeden ve eleştiricilerin görünüşde bilimsel fakat ger­çekte hiçbir müslümanm kabul edemeyeceği a priori bir var­sayımı, yani Hz. Peygamber'in peygamberlik fonksiyon ve yetkisinin mevsukiyeti ile Kur'anî vahyin semavî menşeini reddeden bir varsayımı gizleyen metodlarına hayran birta­kım müslüman çömezler de bu eleştirilere katılmaktadırlar.

Seyyid Hüseyin Nasr,İdealler ve Gerçekler
Devamını Oku »

İslam Mesajını Anlamak Resulullah'a (a.s) İtaat ile Olur

İslam Mesajını Anlamak Resulullah'a İtaat ile Olur

'Sünnî kaynaklarda hadis râvilerinin en saygınlarından biri olan îbn Abbâs'ın Hz. Peygamberden naklettiği bir hadis de şöyledir: Bir gün Arafat dağında vakfede îbn Abbâs, "Allah yedi göğü ve yerden de bir o kadarını yaratandır" (et-Talâk 65/12) âyetine işarette bulundu ve topluluğa yönelerek şöyle dedi: "İnsanlar! Eğer bizzat Hz. Peygamber'den duyduğum şekilde size bu âyeti yorumlasaydım beni taşa tutardınız" Bu açıklama Kur'an'ın ancak onu dinlemeye ve anlamaya yetenekli kimselerce kavranabilen bir iç-anlam ihtiva ettiğini göstermiyorsa, başka neyi ifade ediyor?...

....

O halde özet olarak denebilir ki Kur'an, hem insanın pratik hayatını yönlendiren yasanın kaynağı hem de aklî çabalarına ilham veren bilginin kaynağıdır. O, içinde insanın doğal ve sosyal muhitinin şekillendiği bir evrendir; insan nefsinin hayatını, onun oluşunu, gerçekleşmesini ve bu dünyanın ötesinde nihaî kaderini belirleyen bir evren...

Böylece O, Islâm'ın merkezi teofani (tecelli)sidir, bir tecelli ki onun elçiliği ve insanlara yorumlayıcısı olarak seçilen insan olmadan asla anlaşılmayacak ve asla İnsanlara gelmiş olmayacaktı. Bir gün Hz. Peygamberce kendisinden sonra gelecek nesillerin Onu nasıl hatırlayacakları ve ruhunun tabiatını nasıl bilecekleri sorulduğunda şöyle cevap verdi: "Kur'anı okumakla". Ve Hz. Peygamberin önemi, hayatı ve öğretilerinin tetkikiyledir ki Kur'an'ın ihtiva ettiği şekilde Islâm mesajınıın tüm anlamı kavranabilir.

Seyyid Hüseyin Nasr,İdealler ve Gerçekler
Devamını Oku »

Kuran-ı Kerim,Her Bilginin Protipidir

Kuran-ı Kerim,Her Bilginin Protipidir..Nihayet "Kitabların Anası"(Zuhruf,4) olarak Kur'an bütün "kitabların", yani her bilginin prototipidir. İslâm bakış açısına gö­re her bilgi, kendisi gerçekliğin tüm basamaklarının bilgisi olan Kur'an'da öz olarak mevcuttur. Fakat bu bilgi Kur'an'- da bilfiil değil, potansiyel olarak veya bir tohum gibi ve prensip halinde bulunur. Kur'an her ilmin prensiplerini içe­rir, fakat bize belli bir kıtada bulunan bitkilerin veya kimya­sal çizelgede mevcut elementlerin sayısını açıklamaya çalış­maz.

Bazı modern tefsircilerin yaptığı gibi, Kur'an'da detay­lı bilimsel bir malûmat bulmaya çalışmak faydasız ve ger­çekte saçma bir şeydir. Bu, aynı zamanda, bilimsel buluşlar­la Kitab-ı Mukaddes'in metni arasında ilişki kurmak husu­sunda Batı'da yapılan girişim gibi anlamsızdır. Belli bir bili­min buluşlarıyla Kutsal Kitap'ın metni arasında bir ilişki kurulduğunda, bu bilimin değişikliğe uğraması halinde ebedî  bir mesaj ile artık kendisine doğru gözüyle bakılmayan ge­çici bir bilgi şekli arasında bağıntı kurmuş olmanın sıkıntılı durumuyla karşılaşılır. Kur'an'ın içerdiği, kozmoloji ve ta­biat bilimleri dahil her bilginin prensibidir. Fakat bu pren­sipleri anlamak için, "Kitabların Anası" nın anlamına nüfuz etmek ve buradan ilimlerin detaylı içeriklerini değil, temel ve esasını keşfetmek gerekir.

Şu halde Kur'an, İslâm'da yalnız dinî ve metafizik alan­larda değil, bilginin özel dallarıyla ilgili alanlarda da bilgi kaynağıdır. Her ne kadar modern bilginlerce çoğu kez ihmal edilmişse de, metafizik, ahlâk ve hukuk bilimleri bir tarafa, İslâm bilim ve felsefesinin gelişmesinde Kur'an'ın rolü çok büyük olmuştur. O, aynı zamanda, her İslâmî entellektüel gayretin içinde yer aldığı çerçeve olarak rehber de oldu.'

Seyyid Hüseyin Nasr,İdealler ve Gerçekler
Devamını Oku »

İradenin mahiyeti nedir?

İradenin mahiyeti nedir?İradenin mahiyeti nedir? İrade seçmeğe muktedir olmak­tır, iki alternatif arasında, gerçek ve gerçek olmayan, doğru ve yalan, Mutlak ve nisbî arasında serbestçe seçime muktedir olmaktır. Eğer insan hür bir varlık olmasaydı dinin bir anla­mı kalmazdı. Hür irade insanın dinî anlayışı için zorunludur ve diğer herhangi bir din için olduğu kadar İslâm için de geçerlidir. Burada İslâm hakkındaki en haksız görüşlerden biri­ne son vermemiz gerekir. O da kelimenin popüler anlamıyla İslâm'ın kaderci olduğu inancıdır.

Batı dünyasında İslâm hakkındaki genel anlayış, insanın hür irade ve insiyatifine hiçbir rol bırakmayan bu sözde kadercilik (fatalizm) üzerinde merkezleşmektedir. Gerçek ise tamamen başkadır. Eğer İs­lâm kaderci olsaydı yetmiş yılda bilinen dünyanın yansını fethedemezdi Dünyanın tanımış olduğu en dinamik, ataerkil ve cesur medeniyetlerinden birisine kaderci demek gerçekten saçmadır.

İslâm Allah'a tam tevekkül, O'nun iradesine boyun eğme ve yalnız kendisinin sonsuz olması sebebiyle yalnız O'nun mutlak şekilde hür olduğunun kavranılması üzerinde ısrarla durur. Fakat insan teomorfik tabiatı sayesinde, gerçekte Al­lah'a ait olan bu irade hürriyetini paylaşır. Mutlak anlamda yalnız Allah hürdür. Zira mutlak anlamda gerçek yalnız Fakat insan bakış açısından, kendisinin gerçek olması ölçüsünde o da hürdür.

Bu mesele şüphesiz insan aklı açısın­dan çözümlenmesi en zor meselelerden biridir. Zira determi­nizmle hür irade arasındaki ikilem muhakeme ve ispata da­yanan düşüncenin sahasını aşan ve yalnız kendisi coincidentia oppositorumu (zıtların birliği) kavramak gücünde olan aklî (kalbi) sezgiyle anlaşılabilen problemlerden biridir. Bunun tartışması İslâm'da olduğu gibi Yahudî ve Hıristiyan ilâhiyatında da uzun bir tarihe sahiptir. Fakat İslâm'da kuvvetle vurgulanan husus mutlak anlamda hürriyetin yalnız Allah'a ait olduğudur. Bununla beraber biz, bu hürriyeti paylaşmak­ta ve bu sebeple seçimde bulunmak sorumluluğunu taşımak­tayız. Eğer bu sorumluluk bize yüklenmiş olmasaydı, dinî inanan hiçbir anlamı kalmazdı.

 

Seyyid Hüseyin Nasr,İdealler ve Gerçekler
Devamını Oku »