İslam Mesajını Anlamak Resulullah'a (a.s) İtaat ile Olur

İslam Mesajını Anlamak Resulullah'a İtaat ile Olur

'Sünnî kaynaklarda hadis râvilerinin en saygınlarından biri olan îbn Abbâs'ın Hz. Peygamberden naklettiği bir hadis de şöyledir: Bir gün Arafat dağında vakfede îbn Abbâs, "Allah yedi göğü ve yerden de bir o kadarını yaratandır" (et-Talâk 65/12) âyetine işarette bulundu ve topluluğa yönelerek şöyle dedi: "İnsanlar! Eğer bizzat Hz. Peygamber'den duyduğum şekilde size bu âyeti yorumlasaydım beni taşa tutardınız" Bu açıklama Kur'an'ın ancak onu dinlemeye ve anlamaya yetenekli kimselerce kavranabilen bir iç-anlam ihtiva ettiğini göstermiyorsa, başka neyi ifade ediyor?...

....

O halde özet olarak denebilir ki Kur'an, hem insanın pratik hayatını yönlendiren yasanın kaynağı hem de aklî çabalarına ilham veren bilginin kaynağıdır. O, içinde insanın doğal ve sosyal muhitinin şekillendiği bir evrendir; insan nefsinin hayatını, onun oluşunu, gerçekleşmesini ve bu dünyanın ötesinde nihaî kaderini belirleyen bir evren...

Böylece O, Islâm'ın merkezi teofani (tecelli)sidir, bir tecelli ki onun elçiliği ve insanlara yorumlayıcısı olarak seçilen insan olmadan asla anlaşılmayacak ve asla İnsanlara gelmiş olmayacaktı. Bir gün Hz. Peygamberce kendisinden sonra gelecek nesillerin Onu nasıl hatırlayacakları ve ruhunun tabiatını nasıl bilecekleri sorulduğunda şöyle cevap verdi: "Kur'anı okumakla". Ve Hz. Peygamberin önemi, hayatı ve öğretilerinin tetkikiyledir ki Kur'an'ın ihtiva ettiği şekilde Islâm mesajınıın tüm anlamı kavranabilir.

Seyyid Hüseyin Nasr,İdealler ve Gerçekler
Devamını Oku »

Kuran-ı Kerim,Her Bilginin Protipidir

Kuran-ı Kerim,Her Bilginin Protipidir..Nihayet "Kitabların Anası"(Zuhruf,4) olarak Kur'an bütün "kitabların", yani her bilginin prototipidir. İslâm bakış açısına gö­re her bilgi, kendisi gerçekliğin tüm basamaklarının bilgisi olan Kur'an'da öz olarak mevcuttur. Fakat bu bilgi Kur'an'- da bilfiil değil, potansiyel olarak veya bir tohum gibi ve prensip halinde bulunur. Kur'an her ilmin prensiplerini içe­rir, fakat bize belli bir kıtada bulunan bitkilerin veya kimya­sal çizelgede mevcut elementlerin sayısını açıklamaya çalış­maz.

Bazı modern tefsircilerin yaptığı gibi, Kur'an'da detay­lı bilimsel bir malûmat bulmaya çalışmak faydasız ve ger­çekte saçma bir şeydir. Bu, aynı zamanda, bilimsel buluşlar­la Kitab-ı Mukaddes'in metni arasında ilişki kurmak husu­sunda Batı'da yapılan girişim gibi anlamsızdır. Belli bir bili­min buluşlarıyla Kutsal Kitap'ın metni arasında bir ilişki kurulduğunda, bu bilimin değişikliğe uğraması halinde ebedî  bir mesaj ile artık kendisine doğru gözüyle bakılmayan ge­çici bir bilgi şekli arasında bağıntı kurmuş olmanın sıkıntılı durumuyla karşılaşılır. Kur'an'ın içerdiği, kozmoloji ve ta­biat bilimleri dahil her bilginin prensibidir. Fakat bu pren­sipleri anlamak için, "Kitabların Anası" nın anlamına nüfuz etmek ve buradan ilimlerin detaylı içeriklerini değil, temel ve esasını keşfetmek gerekir.

Şu halde Kur'an, İslâm'da yalnız dinî ve metafizik alan­larda değil, bilginin özel dallarıyla ilgili alanlarda da bilgi kaynağıdır. Her ne kadar modern bilginlerce çoğu kez ihmal edilmişse de, metafizik, ahlâk ve hukuk bilimleri bir tarafa, İslâm bilim ve felsefesinin gelişmesinde Kur'an'ın rolü çok büyük olmuştur. O, aynı zamanda, her İslâmî entellektüel gayretin içinde yer aldığı çerçeve olarak rehber de oldu.'

Seyyid Hüseyin Nasr,İdealler ve Gerçekler
Devamını Oku »

İradenin mahiyeti nedir?

İradenin mahiyeti nedir?İradenin mahiyeti nedir? İrade seçmeğe muktedir olmak­tır, iki alternatif arasında, gerçek ve gerçek olmayan, doğru ve yalan, Mutlak ve nisbî arasında serbestçe seçime muktedir olmaktır. Eğer insan hür bir varlık olmasaydı dinin bir anla­mı kalmazdı. Hür irade insanın dinî anlayışı için zorunludur ve diğer herhangi bir din için olduğu kadar İslâm için de geçerlidir. Burada İslâm hakkındaki en haksız görüşlerden biri­ne son vermemiz gerekir. O da kelimenin popüler anlamıyla İslâm'ın kaderci olduğu inancıdır.

Batı dünyasında İslâm hakkındaki genel anlayış, insanın hür irade ve insiyatifine hiçbir rol bırakmayan bu sözde kadercilik (fatalizm) üzerinde merkezleşmektedir. Gerçek ise tamamen başkadır. Eğer İs­lâm kaderci olsaydı yetmiş yılda bilinen dünyanın yansını fethedemezdi Dünyanın tanımış olduğu en dinamik, ataerkil ve cesur medeniyetlerinden birisine kaderci demek gerçekten saçmadır.

İslâm Allah'a tam tevekkül, O'nun iradesine boyun eğme ve yalnız kendisinin sonsuz olması sebebiyle yalnız O'nun mutlak şekilde hür olduğunun kavranılması üzerinde ısrarla durur. Fakat insan teomorfik tabiatı sayesinde, gerçekte Al­lah'a ait olan bu irade hürriyetini paylaşır. Mutlak anlamda yalnız Allah hürdür. Zira mutlak anlamda gerçek yalnız Fakat insan bakış açısından, kendisinin gerçek olması ölçüsünde o da hürdür.

Bu mesele şüphesiz insan aklı açısın­dan çözümlenmesi en zor meselelerden biridir. Zira determi­nizmle hür irade arasındaki ikilem muhakeme ve ispata da­yanan düşüncenin sahasını aşan ve yalnız kendisi coincidentia oppositorumu (zıtların birliği) kavramak gücünde olan aklî (kalbi) sezgiyle anlaşılabilen problemlerden biridir. Bunun tartışması İslâm'da olduğu gibi Yahudî ve Hıristiyan ilâhiyatında da uzun bir tarihe sahiptir. Fakat İslâm'da kuvvetle vurgulanan husus mutlak anlamda hürriyetin yalnız Allah'a ait olduğudur. Bununla beraber biz, bu hürriyeti paylaşmak­ta ve bu sebeple seçimde bulunmak sorumluluğunu taşımak­tayız. Eğer bu sorumluluk bize yüklenmiş olmasaydı, dinî inanan hiçbir anlamı kalmazdı.

 

Seyyid Hüseyin Nasr,İdealler ve Gerçekler
Devamını Oku »

Sevgi,Müslümanca Sevgi

Anlaşılıyor ki, sevgi, insana Allah'ın lütfettiği bir meleke olmakla birlikte, onun, insanlar arasında cereyan eden bir iletişim sağlayabilmesi toplumsal şartlara bağlı bulunmaktadır.

Batı kültürünün egemen olduğu toplumlarda insanlar giderek birbirinden uzaklaşmakta ve birbirinden yalıtılmış hale gelmektedirler. Çünkü bireycilik (olum-suz bir kelimeyle ifadelendirirsek bencillik) giderek Ba-tılı hayat tarzının vazgeçilmez sabitesi olarak dünyada yerini almaktadır.

Yalnızlık, basit olarak, başkalarından yalıtılmış olma anlamına gelmektedir. Başkalarıyla bir araya gelmekse ancak sevginin gücüyle mümkün olabilmektedir. Başka biçimde anlatırsak, insanların yalnızlıklarıyla başa çıkabilmesi sevginin devreye girmesiyle gerçekleştirilebilecektir.

Oysa Batı kültürünün yaşandığı yerlerde, insanlar, bu alanda da bir başlarına bırakılmakta, herkesin kendi başının çaresine bakması beklenmektedir, insanlar  arasındaki ilişkiler ya araçsallaştırılmıştır (medyatik ortam: tek yönlü, tek taraflı iletişim) veya kurumlar aracılığıyla gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır (sosyal yardım kurumlan, güçsüzler yurdu, huzur evleri, esirgeme kurumlan gibi), iletişimin, sevgiden yoksun biçimde, araçlar ve kurumlar aracılığıyla ve mekanik biçimde gerçekleştirilmeye çalışılması, elbette insanların beklediği mutluluk ve huzur ortamının hâsıl olmasına yol açmıyor. Tersine, giderek onları belki sevgiye daha muhtaç hale getiriyor.

İslam toplumundaysa insanlar arasındaki ilişkiler düzmece kurumların aracılığıyla ve yalnızlığı giderek soysuzlaştırarak değil; fakat insanların ortaklaşa vic- danlarını harekete geçiren bir vetireyle gerçekleştiril- mektedir. Müslüman'ca bir yaşantı içinde olan insan, yalnızlıkla başa çıkabilmenin başıboş yönelmelerle de-ğil, fakat disiplinli bir çabayla elde edilebildiğini kavrayabilecek bir düzlemde bulunur. Kuran'da önerilen zikir süreci, böyle bir disiplin egzersizidir. Zikir, insanın kendi ben'ini fark etmesi, kendi beni ile Allah'ı bir ve bütün olarak düşünebilme çabasıdır.

 

Bu hedefe varılabilmesi, insanın kendi iradesini Allah'ın iradesi ile ahenkleştirilebilmesi dolayımından geçerek gerçekleştirilebilir veya daha iyi bir ifade ile gerçekleştirilmesi umulabilir. Böylece, şu olguyu işaret etmiş oluyoruz: Zikir, insanın kendinden geçmesi (vazgeçmesi, kendi benini terk etmeyi denemesi) ve bu süreç esnasında kendini Allah'ın varlığında yeniden bulması hâlidir. Insanın, kendinden vazgeçmesi ve kendini Allah'a adamasıyla gerçek ve yüce anlamda sevgi imkân dâhiline giriyor. Bu sevgi, hasis ve kısır, bencil bir sevgi değildir; tersine özveri gerektiren ve son tahlilde sevginin kul'u olunduğuna dair bir idrakin yolunu açan, verimli ve cömert bir sevgidir. Bu suretle insan, Allah'a imanın ve teslimiyetin yolunu keşfetmiş oluyor. İnsan, bu dolayımdan geçerek kendini kozmik evrenin bir parçası olarak görmeyi başarabilirse, yaratılmış olan her şeyle kendi arasında bir sevgi bağı kurmanın da üstesinden gelebilir. Yunus Emre'nin: "Yaratılmışı severiz, yaradandan ötürü" mısraı, sanıyorum böyle bir kavrayışın yolunu açıyor.

Tasavvuftaki "halvet der encümen" hâli, insanın, başkalarıyla birlikteyken, yani kalabalık içinde kendisini Allah'la bir hissetmesi olayıdır. Bir bakıma da, insanın, kalabalık içinde, kendi beninin yalnızlığını hissetmesidir. Durum, "zahiri halk, bâtını hak ile olmak" biçiminde de dile getirilir.

"Bana dünyanızdan üç şey sevdirildi: kadın, güzel koku ve gözümün nuru namaz" mealindeki hadisi şerifin, sevginin bir yöneliş olduğunu ifade ettiğini düşünüyorum. İnsan sevgisinin hemcinsine (kadın marifetiyle), tabiata (koku marifetiyle) ve Allah'a (namaz marifetiyle) yönelişinin veya yönlendirilmesinin ifadesi olarak algılanabileceğine dair bir eğilimin vurgulandığını hissediyorum. Muhiddin-i Arabî, Fusûsi'l-Hikem adlı eserinde durumu şöyle açıklıyor: "... şu duruma göre, Hak-Erkek-Kadın olmak üzere bir üçlük meydana geldi. Bu arada erkek, kadının kendi aslına iştiyakı kabilinden olarak o da kendi aslı olan Rab'bına müştak oldu. Şu halde Allah kendi sureti üzere olan kimseyi sevmekle beraber ona da kadını sevdirdi. O halde erkeğim muhabbeti hem kendi parçası olan kadına karşı, hem de kendisini yaratan Hak'ka karşı oldu. İşte bunun için Hazreti Muhammed Aleyhisselam 'Bana kadın sevdirildi' buyurdu. Çünkü kendi sevgisi ancak Rab'bının suretiyle ilgili olduğundan, kendi nefsinden bahisle 'Ben sevdim' demedi. Bu suretle kendi kadınına karşı olan sevgisini bile Allah'a nispet etti. Çünkü Hazreti Peygamber kadın sevgisini, Allah'ın kendi sureti üzere olan mahlûkuna muhabbeti gibi, ilahı ahlaka uymak için dilemiştir."

Böylece, insanın, hemcinsine karşı olsun, tabiata (bütün mahlûkata) karşı olsun, Allah'a karşı olsun, yönelen sevgisinin cevherinde ilahı bir nefhanın içkin olduğu kabul edilmektedir.

Müslüman, gündelik yaşantısında, yalnızlıkla baş edebilme çabasında başıboş bırakılmamıştır, demiştik. İşte:

Cemaatle kılman günde 5 vakit namaz,

Haftalık cuma namazı ve hiç olmazsa,

Yılda 2 kez bayram namazı,

Oruç,

Zekat

Hac

ibadetlerinin tümü, insanlar arasında iletişim sağlayarak onların birbirlerine karşı sevgisini çoğaltan, yalnızlıklarıyla başa çıkmalarını sağlayan süreçlerdir.

Namaz, insanın, Allah'ın huzurunda teslimiyetini remz etmesi ve O'ndan başka her şeyin fâni ve batıl olduğunun ifadesi bakımından, insanın yalnız bırakılmamış olduğunun güçlü ve ısrarlı dile getirilişidir, diyebiliriz. Allah varsa ve ben ona boyun eğiyorsam, yalnız değilim- Allah'la yalnız değilim. Aynı zamanda, benimle birlikte, aynı anda yönünü Kâbe'ye çevirmiş milyonlarca başka insanla yalnız değilim. Tersine, başkalarıyla birlikte ve aynı yöne bakıyor olma bilincini yaşamaktayım; onlarla aynı Allah'ın kulu olma duygusunu paylaşmaktayım.

Ramazan orucu, gündelik hayatın akışına müdahale etmenin ve bu suretle sair zamanlarda farkına varıl-mayan ama hayatımızda yeri bulunan bazı ayrıntıların farkına varmamızı sağlamanın yanında, insanın kendi ben'ine eğilmesi ve bir anlamda kendi benini anlamaya çalışması gibi bir fırsatı ortaya çıkarmaktadır, insan, kendini anlamaya, kendi faniliğini an be an hissetmeye hazır hale konulmaktadır. Ramazan orucuyla insan, vakitlerin de başkalarıyla paylaşılabileceğini öğren-mekte ve bunun eğitiminden geçirilmektedir.

Zekât, somut biçimde malların paylaşılması, insanla-rın değer verdiği şeyleri başkalarına vermesi eylemidir. İnsanın dünyaya karşı müstağni kalmasının yolunu açarken, bir yandan da böylece mallarıyla birlikte temiz-lediği içini başkalarına sunmaya hazır olduğunu göster-mektedir. Dayanışmanın, maddî (İktisadî) hayatımızın manevî bir alana taşınabilir olduğunun ifadesidir.

Hac, bizi, evrensel sevgi iklimine ulaştırmaktadır. Öteki ibadetler, her şeye rağmen, insanın dar, kişisel çevresiyle, ailesi, mahallesi ve nihayet içinde yaşadığı kenti ile ilintili iken; hac, bütün dünya Müslümanlarının bir araya gelmesini sağlıyor. Aynı zamanda, keza insanın bir kez daha, bir tür bir kıyamet ortamında

kendisiyle bir kez daha tanışmasına kapı açıyor, insanlar arasında evrensel kardeşliğin, Allah katında kul olarak herkesin eşit oluşunun tescilini sağlıyor.

Bütün bu ibadetlerin her birinin, insanlar arasında zorunlu bir iletişim sağlamaya yol açtığı düşünülürse, Müslümanların birbirleriyle 3 günden fazla küskün durmasının tecviz edilmemesi anlam kazanmaktadır.

Sevginin bir verme eylemi olduğuna değinmiştik. Bu ibadetlerin tümünde, insan, verme konumunda bulunmaktadır. Namaz, insanın kendisini Allah'a vermesinin; oruç, kendi üstüne eğilen nefsin kendinden vazgeçmesinin ve yine kendisini Allah'a adamasının; zekât, alın terinin (emeğin) başkalarına sunulmasının; hac, kendini başka müslümanlara adamanın birer işareti olarak görülebilir. Bütün bunların içinde ve ötesinde Allah'ın rızasına ulaşabilme dileği mevcuttur. Kavram olarak Allah rızası, karşılık gözetmeden verme anlamını taşımaktadır.

“Veren el, alan elden üstündür” mealindeki hadis-i şerif, aslında belki de, sevgiyi önermektedir. Verme eylemini kanaat sahiplerinin başarabileceğini düşünürsek, “zenginlik kanaattedir” diyen hadis-i şerif mealinin de aynı verme yorumunda birleştirilebileceği anlaşılabilir.

Kaldı ki, verme işi salt maddi değerlerle ilgili bir alana hasredilmiş değildir; daha önemlisi, insanın kendisinden, bilgisinden, tecrübesinden, aklının ürünlerinden... vermesidir. İslâm, bu konuda da müslümanları cömert olmaya ve sürekli vermeye çağırıyor.

Verme eyleminin, aynı zamanda kendi nefsimizin hakkını gözetme (bir emanet olarak kendi nefsimizin hakkını gözetme) sorumluluğunu içerdiğini de söyleyebiliriz. Bu durum, bencillikten bütünüyle farklı bir anlam taşıyor; bencillik kendi nefsinin çıkarını ve sadece bu çıkarı gözetme anlamını taşırken; nefsin hakkını verme durumu hasbi bir mahiyet taşımaktadır; başka bir söyleyişle, nefsin hakkını gözetmede gene Allah'ın rızası öne geçmektedir.
Batı kültürünün kin ve nefretten doğmuş ve günümüz dünyasına hakim bulunan değerleri karşısında, müslümanlar, öteki bütün insanların da adına sevgiyle örülü bir dünya talebinde bulunuyor. Müslümanlar, daima demokrasiden daha fazlasına talip oldular; sevgi dünyasına talip oldular. Oluyorlar. Bunu, müslümanların günümüzde yaşadıkları perişan hallerine bakarak söylemiyorum. Onların, kendilerini İslâm'a doğru değiştireceklerini ve onlar kendilerini değiştirdikçe Allah'ın da onları değiştireceği vaadini aklımda tutarak bu cümleyi söyleme cesaretini kendimde buluyorum. Çünkü onların, insan kendini değiştirmedikçe Allah'ın onları değiştirmeyeceğine inandıklarını biliyorum.

Kaynak:

Rasim Özdenören-İki Dünya


 

 
Devamını Oku »

Abdülhamit Han'ın Talihsizliği

Abdülhamit Han'ın bütün talihsizliği, içeride onun politikasını anlayabilecek bir aydın kadronun oluşmamış bulunması, dışarıdaysa bu politikayı yıkmak için,Batılı ülkelerin, her yandan, el birliğiyle mücadeleye girişmiş olması noktasında toplanır. Üstelik Osmanlı aydın takımı, içeride ve dışarıda, Batı'nın gönüllü ajanları halinde bir faaliyete girişmişlerdir. Abdülhamit Han, "Avrupa hastalığı"na yakalanmış bu aydın takımının karşısında, yerli düşünceyi savunabilecek aydın kadrosu ile kendisinden sonra aynı politikayı izleyebilecek bir devlet adamları kadrosunu yetiştirmeye fırsat bulamamıştır. Daha doğrusu, belki de, bu fırsatın zuhurunu önleyecek, kendinin dışında bir ortam geliştirilmiştir. Bu güçlü politikacı, gerçekte, prangalı bir mahkûmdan, kesilmiş bir Samson'dan başka ne idi ki?

Kaynak:

Rasim Özdenören-İki Dünya

 
Devamını Oku »

2.Abdülhamid'in İslam Birliği Politikası

Şimdi, dış politikada başarıları İslam birliği olayına gelelim ve Tevfik Çavdardın şu satırlarını izleyelim:

"Abdülhamit'in ismi cuma namazlarında Hindistan, Endonezya camilerinde okunan hutbelerde zikredil-miştir. Bu, o güne kadar hiçbir Osmanlı Sultanı'nın elde edemediği bir güçtür. Panislamist hareketin sonucu olarak, 20. yüzyıl başında büyük bir İslam birliği dinî alanda gerçekleştirilmiş bulunuyordu ve bu birlik yasal alanda da ihmal edilemeyecek bir kuvvet haline gelmek üzereydi. Öyle ki, Hicaz demiryolu yapılırken dünyanın her yanındaki Müslümanlardan bağışlar geldi. Türkiye'nin girdiği savaşlar, bütün İslam mer-kezlerinde Osmanlılar lehine sempati gösterilerine sebep oldu. Türk Kızılay'ı, İslam ülkelerinden geniş yardımlar gördü. Balkan Savaşı'nda Edirne'nin kurtuluşundan sonra Türkiye'ye gelen kutlama telgraf ve mesajları içerisinde Amerika, Brezilya, Güney Afrika gibi uzak ülkelerin Müslüman topluluklarının gönderdikleri de vardı." (Bkz. Osmanlıların Yarı-Sömürge Oluşu, s. 50).

Bu satırları yazan kimsenin işte, Abdülhamit bu nitelikteki bir hareketin lideriydi, dedikten sonra, fakat acaba Panislamist eğilimlerin bu güçlü yanını olanca açıklığı ile görebiliyor muydu, diye sorması gerçekten tuhaf kaçıyor.

Bu soru, Sultan Abdülhamit'e değil, onu deviren iç ve dış güçlere yöneltilmelidir asıl. Onu devirmekte rolü olan Batı devletlerinin Panislamizm'in bu gücünü bildiğine ve bunu bildikleri için onu devirdiklerine şüphe edilebilir mi?

Abdülhamit in tahttan indirilmesinin sonucu ne olmuştur? Yukarıda andığımız Türkiye Anıları'na bakalım: ‘Abdülhamit, tahttan düşürülmemiş olsaydı, Avrupa Devletlerinin halen yaralarını sarmaya çalıştığı O BÜYÜK AFET (Birinci Dünya Savaşı) meydana gelmiş olmayacaktı. Aksini farz etsek bile Abdülhamit, büyük bir ihtimalle Türkiye'nin tarafsız kalmasını sağlayarak memleketine bir zafer hediye etmiş olacaktı. Bunu iddia etmekle kâhin sayılmamalıyım.” (s. 117).

Bu satırlara eklenecek fazla bir şey olmasa gerek. Ancak bu satırların yazan İngiliz amiralinin gene Sultan Abdülhamit Han hakkında "... memleketi bir nevi istibdat idaresine sürüklediğini ve bu idare tarzının halk tarafından lanetle karşılandığını çok iyi biliyorum" demesi ve bu sözlerle bizim Batıcı aydınların iddiaları arasındaki ayniliğin görülmesi ilginç bir tespit olur.O kadar.

İmdi, Türkiye'nin Batı ile kurduğu çeşitli (askerî, si-yasî, İktisadî alanlardaki) ittifaklarına bakıldığında, Türkiye'nin Batı ile olan ortak çıkarının koordinatlarının hangi noktalarda kesiştiği söylenebilir? Bu koordinatlar acaba hem Türkiye'nin hem Batı'nın ortak alanı içinde mi kesişmekte, yoksa daima ve kesin olarak sadece Batı'nın işine yarayan bir düzlemde mi fonksiyon icra etmektedir? Özellikle 1923'ten bu yana, Türkiye'nin Batı ile yaptığı her çeşit ittifakın arka plânında, onun, kendisini, Batı uygarlık topluluğunun bir üyesi olarak kabul ettirebilme fikri, niyeti, kaygısı hatta kompleksi itici güç olmuştur.

Yani Türkiye, aslında Batı ile yaptığı ittifaklarda, onunla birlikte bir ortak başarıyı gerçekleştirme yerine, kendini Batı uygarlığının bir üyesi imiş gibi hissettirmeye çalışan tuhaf bir tutum içine girmiştir. Yani aslında, Türkiye'nin Batı ile yaptığı ittifaklar, gerçek anlamda bir ittifak da değildir, Batı nezdinde, kendine bir himaye sağlama politikasıdır. Çünkü ittifakın temeli olan, güçler arasındaki denklik
ve denge mevcut değildir.

Böyle olunca, bu birleşmeden doğan ortak gücü kullanma, yönlendirme, hatta yerine göre ihlal, iptal, ilga etme inisiyatifi, güçlü olan yanın elinde bulunacaktır. Güçsüz tarafsa, bu sunî olarak bir araya gelmeden dolayı daima istismar edilme durumunda kalacaktır.

Türkiye, Batı ile ittifak görüntüsü altında güttüğü politikada günün birinde, farzı-muhal başarıya ulaşsa (yani tam anlamıyla "batılılaşmış" olsa) bundan kazançlı çıkacak olan yan kim olacaktır?

Burada, kazançlı çıkacak olan yan, kuşkusuz, gene Batı olacaktır. Kendi uygarlık camiasına yeni bir üye katmak, konuya uygarlık düzeyinde bakıldığında, Batı'nın zaferi olarak dışlaşacaktır.

İslam'ı, alternatif olarak göremeyenler için, bu sözümüz anlamsız kaçabilir. Fakat Türkiye için ve bütün Orta Doğu ülkeleri için meselenin can alıcı noktası burasıdır.

Kaynak:

Rasim Özdenören-İki Dünya
Devamını Oku »

Batının Osmanlı Devletine Kabul Ettirmeye Çalıştığı Eşitlik Düşüncesi

Batının Osmanlı Devletine kabul ettirmeye çalıştığı Eşitlik düşüncesinin altında yatan niyetin şunlar olduğu edebiliriz:

1-Osmanlı’nın İslâmî toplum düzeninde Müslümanlarla Gayrimüslimler arasında bir eşitliğin sağlanmasını istersek, gerçekte, Müslümanlara gayrimüslimlerin- «statüsünü kabul ettirmek demektir. Bunun aksini düşünmek mantığa ters düşer. Çünkü gayrimüslim, gayrımuslim olarak kaldığı sürece ona İslam'ın münhasıran Müslümanlar için öngördüğü hukukî statüyü uygulamak mümkün olmayacaktır. Böyle bir uygulamaya girişmek gayrimüslim yurttaşın vicdanına baskı yapmak anlamına gelecektir. Esasen, Batının istediği de bu değildir. Öyleyse, Batı, Müslümanların her türlü değer yargısını Batı Hıristiyan toplumlarının değer yargısına göre değiştirmek istemektedir. Böylece, İslam toplumu, ekonomik düzeni de dâhil olmak üzere bütün toplum yapısını Batı toplumunun esaslarına göre ayarlamış olacaktır. Yani eşitliğe esas alınacak sistem İslam degil, Hıristiyanlık olacaktır. Bunun doğal sonucu, Muslümanlar, Batının tüketim ekonomisi sürecine girecektir. Dolayısıyla Batı, kendi üretimine uygun geniş bir pazar imkânı elde edecektir (ekonomik sebep.)

2. Müslümanlarla gayrimüslimler arasında eşitlik olmasını istemek, azınlıklara farklı muamele görüyorlarmış gibi bir izlenim verecektir. Böyle bir bilinçle hareket eden azınlıklar, neticede Osmanlı’ya karşı ayrı baş çekme düşüncesine (milliyetçilik) yönelecektir. Dolayasıyla eşitlik fikrinin sürekli olarak işlenmesi, Devleti parçalanmasına müncer olacaktır (siyasal sebep).

3. Yeryüzündeki İslam devletinin tek temsilcisi du-rumunda olan Osmanlı Devletini yıkmak suretiyle, İslam uygarlığına darbe indirilmiş olacaktır (uygarlıklar arasındaki kavganın uzun vadede görünüşü).

Osmanlı devleti, zaman içinde gerçekleşecek bu so-nuçların hiç birinin farkında değildir henüz. Anlaşıldığı kadarıyla, Osmanlı devleti, Batının bu isteklerini defi belâ kabilinden kabul ediyordu. Üstelik Batının bu tekliflerini kabul etmeye hazır gönüllü bir aydın takım yetişmişti.

Batı, gerçekte, sosyal ve hukukî kurumlan değiştir-mekle, İslâmî düzeni, şahdamarından boğmuş oluyordu. Çünkü İslam düzeninde hukukî kurumlar, Marx'ın ileri sürdüğü gibi, üst yapıdan ibaret değildir. Yani bu kurumlar İktisadî olgunun isterlerine göre teşekkül et-memişlerdir. İslam toplumunda, İktisadî olgu da dâhil, bütün toplumsal olgular, hukuk kurumlarıyla teşekkül etmiş, var olmuş, anlam kazanmışlardır.

Dolayısıyla hukukî kurumların değiştirilmesi İslam toplumu için bütün bir sistemin, anlayışın, toplumsal yapının değiştirilmesi demektir.

Meseleyi, İslâmî esaslara göre kavrayıp değerlendi-rebilecek bir müdir fikir zuhur etmeyecek miydi? Os-manlı Devleti bu., bir silkiniş, bir kendine dönüş hare-keti her an beklenebilirdi. Görelim.

Kaynak:

Rasim Özdenören-İki Dünya
Devamını Oku »

Zulüm ve Düşman

Zulüm, insanın bilerek, isteyerek başkasının ruh ve bedenine acı yapmasıdır. Merhametsiz kalplerde gelişir. Kaynağı ise hırs, ha­set, kin ve menfaat duygusu gibi bütün hayvanî ihtiraslardır İnsan­lığın tarihi, büyük zalimlerin binlerce ürpertici tablosunu ortaya ko­yuyor. Ancak zulüm denen canavarı büyük kuvvet ve devlet sahip­lerinin varlığında tanımak, kendimizi aldatmak olur. Gerçekte hepi­mizin etrafı halka halka zalimlerle çevrilmiş bulunuyor.

Sade Neron zalim değil, baba mirasının bütününü eline geçirmek için tuzak kuran kardeş de zalimdir. Yalnız devlet zalim değil, hayatı karartan kadın da zalimdir. İsa peygambere ihanet edip Romalılara bildiren Yehuda kadar, belki ondan fazla günahsız gönülleri her gün zehir­leyen yayınlar, gazeteler ve radyolarla televizyonlar da zalimdir. Bizi yakından kuşatan bu zalimler, insanlığın tarihini çerçeveleyen ünlü ve büyük zalimlerden yüz defa daha tehlikeli, çok daha zarar­lıdırlar. Bedene duyurulan acılara vahşet ve işkence denilse bile, asıl ruha yapılan baskılarla, onu karartıp çökerten ve ondaki sevgi ile huzuru yokeden şiddetlere zulüm demek doğru olur. Bizi en ya­kından çevirip ruhumuzun derinlerine saplanan zulümler, dostun, evlâdın ve kardeşin yaptıklarıdır. Ruhumuzun derinlerinde bizim de farkında olmadan kendimize yaptığımız zulümse, kurtulamadı­ğımız hasetten, kalbimizi parça parça bölen fitneden, aklımızı san­ki zehirli bir rüzgârla bizden uzaklaştıran harslardan doğmuş olanı­dır

Zulmü yaratan, sevgisizliktir. Sevmeyen insan, her zaman ca­navarlığını yapabilen zalim bir varlıktır. Aşkın meyvesi ise, âlemleri doldurup taşmak isteyen merhamettir. Aşkı olmayan, varlığa düşmandır. Dünyamızı huzursuz, hayatı çekilmez yapanlar, bu düş- inanlardır. Düşman her yerde bulunur. Evimizde, etrafımızda, bü­yüklerimizin olduğu kadar küçüklerimizin arasında, hattâ mabetle bile düşmanlar doludur. Medeniyet, kılıcın düşmanlığını menfaat alışverişiyle maskelemiş bulunuyor. Bu sonuncusu, evvelkinden farklı olarak riyakârlıkla, sahtekârlıkla örtülüdür. Sevgiye dayan­mayan aile bir musibet olduğu gibi, sevgisiz çalışma çekilmez bir belâdır. Büyük sanayi işçisiyle işvereni arasındaki münasebet, mer­hamet ve sevginin temellerine dayanmadıkça bu iki sınıfın birbiri­ne düşmanlığı, her türlü refah imkânlarına rağmen daima artacak ve her zaman sınıf düşmanlığı dâvası olan komünizm kuvvet kaza­nacaktın Bu kuvvet, sonunda düşmanlığın en şiddetli yarışması olan harbi mutlaka doğuracaktır.

Sevgiyle idare etmeyen âmir ve idareci de, idare ettiği insanla­rın hayatına zehirler saçarak er geç nefretin çukurunda boğulmaya mahkûmdur. Yeryüzünün gerçek fatihleri kalpleri kazananlardır.

Kaynak:

Nurettin Topçu-Kültür ve Medeniyet

 
Devamını Oku »

Ahlaki Değerler

Hangi kaynaktan çıkarsa çıksın, bütün değerler mutlaka bir inanca bağlanırlar. Bu inanç, dinde kutsallık duygusudur. Ahlâkta iyilik idealine bağlanmaktır. İnsanda iyilik iradesinin varlığına inanmadıkça ahlâkî değer hükümleri ortaya koymak imkânsızdır. İyiliğin varlığı ise bir gerçeğin ifadesi değildir, bir inanç olayıdır.

Her alanda olduğu gibi ahlâkta da insanlığın ilerleyişi ile beraber değer hükümleri çoğalıyor. İnsanlığın ilerlemesi, ortaya koyduğu değer hükümlerini artırması demektir. Eski Roma’da hukukî değerler, Rönesansda sanat değerleri, İslâmın doğuş devri ile Osmanlılarda ahlâkî değerler içerisinde doğdukları cemiyet­lerin ruhunu doldurmuştu. Bu toplumların fertlerine mutluluk getirmişti. Batının romantizmini insanlığın altın devri yapan onun, sanat ve ahlâk değerlerini birlikte yaşatan özü olmuştur. Değerlerini çürüten ve deviren cemiyet, yıkım halinde bir cemi­yettir, kapıları anarşiye açıktır.

Ahlâk değerleri, evrensel olarak kabul edilen birtakım ilkelerden çıkarılır. Bu ilkeler, her biri bir ahlâkçı tarafından ahlâkî haki­kat diye ileri sürülen adalet, merhamet, ödev... gibi temel fikirler­dir. Meselâ adalet ahlâkına bağlananlar, çeşitli alanlarda, ailede, millet ve insanlık içinde adaletin uygulanmalarından değerler çıkarırlar. Bu temel fikirlerin çokluğu gösteriyor ki bunlardan birini hakikat diye tanımak zorunlu değildir. Herkes doğru buldu­ğu birini benimseyebilir. Adaletin veya merhametin ahlâklılığın temeli olduğuna inananlar vardır. Ancak bu ilkeler matematik teoremler gibi ispatlanamazlar ama doğruluklarından şüphe edilmeyen hakikatlardır. Böyle olmakla beraber ahlâk ilkelerinin keyfi olarak ortaya koyulduklarını söylemek doğru olmaz. Onlar, fertlerin ve insanlığın bugüne kadar yaptığı denemelerin eseridir­ler.

Ahlâkın hakikati arında aklın kontrol ve tenkidine büyük yer verilmekle beraber burada aklın araştırması yetmiyor, ahlâk ola­yım kendimizin yaşamamız lâzımdır. Esasen akıl bize gerçeği yani ancak var olanı tanıtır, olması isteneni, yani ideali tanıtamaz. Var olandan, var kılınması istenen çıkarılmaz. Bunun için iradenin de harekete geçmesi lâzım geliyor. Eflatuncun dediği gibi “hakikata bütün ruhla gidilir”. Ahlâk ilkelerinin ortaya konmasında zekânın olduğu kadar kalb ve iradenin de rolü bulunmaktadır.

Kaynak:

Nurettin Topçu-Ahlak
Devamını Oku »

Utanma ve Haya

Utanma veya haya duygusuna gelince, bu duygu hem izzeti­-nefsin hem de şeref ve haysiyetin bizdeki bekçisidir. Onunla hem kendi izzetinefsimizi koruruz, hem de başkalarının izzetinefsine saygı duyarız. İnsanlara sevgimiz yüzünden onların şeref duygu­larını da incitmekten utanırız. Utanmayan, hem sevgisi, hem de insanlık değeri olmayan kişidir.

İnsanın sahip olduğu değerler ruh yapısına bağlandıkların­dan, temelde öbür hayvanlardan farklı beden yapısı bulunmayan insan, kendi ruhunu vücuduna üstün tutar ve insan olarak ruhu­na bağlandığım göstermek ister. Bunun için, ilkel toplumlardan medeni toplumlara doğru ilerledikçe insanların vücutlarını elbise ile örtmeleri âdet olmuş ve bu hal medeniyetler ilerledikçe daha güzel ve daha tam şekiller almıştır. İnsanda hayvanlarla ortaklaşa olan bazı hayatî görevlerin gizlenmesi ve ahlâk kaidelerine bağlan­ması, edep veya iffet duygusunu meydana getirmiştir. Utanma ve edep duyguları zayıflayanlar, ruhlarında değerler aramaktan çok kendi beden yapılarında hayvanlarla ortaklaşa değerler araştırırlar ve başkalarının ruh değerlerini de kolayca çiğnerler. Onların tam tersine büyük denen insanlar, ruhlarındaki yüksekliğe tırmanmak için, bir vücuda sahip olduklarını bile bazen unuturlar. En çok utanmasını bilen, kendi ruhuna en fazla saygı duyan insandır.

Kaynak:

Nurettin Topçu-Ahlak
Devamını Oku »